Marx'ın Düşüncelerinin Çarpıtılması

Erich Fromm

Herhalde tarihin en garip cilvelerinden bir tanesi günümüzde kaynağından araştırma imkânlarının çok sayıda olmasına rağ­men, her türlü kuramın acımasızca ve hiçbir sınır tanımaksızın saptırılması ve hatalı bir biçimde yorumlanmasıdır. Belki de bunlar arasında nasibini en olumsuz biçimde alan kuram, Marx’ın dünya ve insan görüşüdür. Örneğin Marx'ı ve Marksizm'i dillerinden düşürmeyenler, görüşlerini gazetelerde, kitaplarda, makalelerde ve siyasi nutuklarda açıklamaktan çekinmezler, bunu yaparken de bu konuda fikir açıklamakta yetkin olup olmadıklannı düşünmezler bile. Çünkü, çok az sayıda siyasetçi ve gazeteciyi bir tarafa bırakacak olursak, bu insanların neredeyse tümünün bir kerecik bile olsa, Marx ile ilgili tek bir şey okumadıkları kesindir. Öte yandan sosyal bilimcilerin çoğu, sı­nırlı miktarda Marx bilgisini kendileri için yeterli, hatta fazla bile görmekte, ama yine de bu alanda bir uzmanmış gibi davranmaktan çekinmemektedirler. Buna rağmen sosyal araştırmalar yapan hiç kimse, şimdiye dek kalkıp da Marx ile ilgili bu bilgi boşluğunu eleştirmemiş ya da en azından insanların dikkatlerini bu yöne çekmemiştir.

Marx ile ilgili yanlış anlama ya da çarpıtmaların arasında belki de en ağır basanı, Marx'ın "maddecilik” hakkındaki görüş­leri çerçevesinde ortaya çıkmıştır. Bu konuyu, "çarpıtıcılar” şu ifadelerle dile getirmektedirler: Marx'a göre insanları yöneten ve onları belirli davranışlara iten dürtüleri sağlayan tek neden; para, kâr ve refah arzusudur. En yüksek kâra ulaşmak, insanların en önemli yaşam motifidir ve bireyin ruhsal ihtiyaçları hiç­ bir değer taşımazlar. Marx'in ideali, iyi beslenmiş ve temiz giyinmiş "ruhsuz" insanlardır. Marx dini eleştirektedir, çünkü tüm ruhsal değerleri reddetmektedir. Bu açıdan Marx, ruhsal olgunluğun ancak Tanrı'ya inanmakla yaşanabileceğini savunanlar için, sanki bir canavardır.

Yukarıdaki paragrafta saydığım tüm görüşler tek kelimeyle yanlıştır ve çarpıtılmış bir kuram yorumudur. Ama ne yazık ki, insanlar yine de bu yaklaşımlara oldukça büyük bir ilgi göstermektedir. İşte bu görüş ve düşüncelerden hareketle, Marx'ın, onlara göre sözde "sosyalizm cenneti" ele alınmış ve bu cennet, milyonlarca insanın, her şeye hâkim bir devlet tarafından yönetildiği ve de devlet bürokrasisine boyun eğmek zorunda bırakıldığı bir düzen olarak gösterilmeye çalışılmıştır. Ancak böylesi bir yalancı cennette yaşayanlar, "eşitlik"lerinin bedelini özgürlükleriyle ödeyecekler ve maddî açıdan tannin edilmiş olsalar bile, bireyselliklerini kaybetmiş olacaklardır. Öte yandan sayıları milyonlarla ifade edilen otomatlar ve robotlar haline dönüştü­rülen bu iasanlar, diğerlerinden biraz daha iyi beslenen ve onlardan daha iyi yaşayan, ince bir elit tabakanın yönetimi altına gireceklerdir.

Ruhu ve ruh ile ilgili her şeyi reddeden, tekdüzeliği ve sıradanlığı baş tacı yapan, toplumsal egemenliği her şeyin üzerinde değerlendiren böyle bir Marx "maddeciliği", tamamı ile yanlış bir yorumdan başka bir şey değildir. Çünkü gerçekte Marx’in asıl hedefi, insanın bağımsızlığı, ekonomik kalıplarından ve belirlenmişliklerden kurtulması ve bir insan olmanın onuru ile bü­tünselliğini yeniden kazanması idi. Böyle bir insan; çevresiyle, diğer insanlarla ve her şeyden önemlisi, doğa ile bütünleşecek ve bir uyum oluşturacaktır. Dinbilimsel kavramlar içinde düşü­necek olursak, Marx'ın felsefesi, insan bireyselliğinin tam anlamıyla gerçekleşmesini amaçlayan peygamberlik benzeri bir mesihçiliktir. Bu da Batı düşünce sistemini rönesans ve reform hareketlerinden başlayarak, 19. Yüzyıl’ın içlerine kadar getiren hedef ve kaygıların ta kendisidir.

Belki de Marx'ın gerçek yüzünü gösteren bu son tespit, bir­ çok okuyucuya ters gelecek, hatta onları sonsuz rehavetleri içinde sarsacaktır. Gerçekten de elinizdeki bu kitapta söyleyeceklerim, alışıldık ve çarpıtılmış Marx yorumunun çok ötesinde olan yepyeni şeylerdir. Görüşlerimi açıklayıp, gözler önüne sermeden önce, yeri de gelmişken, tarihin bir diğer cilvesine daha değinmek istiyorum. Marx'in sosyalizm anlayışını eleştirirken kullanılan çarpıcı örnekler, artık çağdaş kapitalist Batı toplumlarında da yavaş yavaş ortaya çıkmakta ve kendilerine bir yer edinmektedirler. Günümüz Batı insanları daha fazla para, daha fazla kâr ve daha fazla tüketim gibi hedeflerin peşinde koşmaya başlamışlardır. Güven duygusuna olan ihtiyaçları ile riziko altı­na girmeme kaygıları ise, onların bu sorumsuz davranışlarını bir nebze de olsa sınırlamaktadır. Bu insanlar, hem tüketirken ve hem de üretirken, devletin, devlet bürokrasisinin ve büyük şirketlerin düzenlediği ve yönlendirdiği bir yaşam biçimine uymaktadırlar. Böylece zamanla, söz konusu kurulu düzene o kadar alışmaktadırlar ki, elden giden bireyselliklerinin ve içsel özgürlüklerinin farkına bile varamamaktadırlar. Burada Marx'in bir ifadesini kullanacak olursak: "Bu insanlar, güçlü ve otonom makinelere hizmet eden birer 'eşya-insan' haline dönüşmüşlerdir." 20. Yüzyıl'ın sonlarına gelirken ortaya çıkan bu kapitalist toplum düzeni, Marx karşıtlarının Marx'i kötülemek için onun fikirlerine ve önerdiği düzene yakıştırdıkları felâketin kendisidir aslında.

Sanırım bu tür çarpıtmaların en şaşırtıcısına değinmenin de zamanı geldi: Marx'ı "maddecilik" ile suçlayanlar, aynı zamanda Marx'ın Öngördüğü sosyalizmi, "maddi kâr motifinin" eksikliği yüzünden bu sefer de alabildiğine yelmektedirler! Bu ifadelerde görülen belirgin zıtlık, bizim psikolojide "rasyonalizasyon" dediğimiz bir fenomenle açıklanabilir. Çünkü burada Marx'ın dini ve ruhsal geleneklerimize aykırı olduğu iddia edilen görüşleri, içinde yaşadığımız sistemi Marx'a karşı korumada kullanılmaktadır. Bunun yanı sıra, kapitalizmin insan doğasına uygun olduğunu ispatlamak ve "gerçek olamayan" bir sosyalizm görüşünden çok daha fazla üstün olduğunu gösterebilmek için, yine rahatlıkla Marx'ın fikirleri öne sürülebilmekte ve onlardan yararlanılabilmektedir.

Bu kitapta üzerinde duracağımız başlıca konu şu olacaktır: Yaygın Marx yorumu, çarpıtılmış bir Marx yorumu olduğu için yanlıştır. Örneğin Marksist kuramda güdüleme (motivasyon) öğesi olarak maddi kazanç ve kâra yer verilmemiştir. Marx’ın en önemli hedefi, insanları, ekonomik ihtiyaçlarının doğurduğu baskı ve bağımlılıktan kurtarmaktır. Bu türlü baskı ve bağımlı­lıklardan kurtulmayı başarabilmiş bir insan, içindeki gerçek benliği dışa vurabilecek ve kendisini gerçekleştirebilecektir. Demek ki, Marx’in ulaşmaya çalıştığı nokta, gerçek bireylerin, yabancılaşma nedir bilmeksizin, insanlarla ve doğayla bir bütünlük içinde yaşamalandır. Bence Marx'in felsefesi, ruhsal varoluşçuluğun laik bir terminolojiyle anlatımıdır. Bu ruhsal içerik ve boyutundan dolayı da, maddeci pratiğe ve çağımızın maddeci felsefelerine karşı bir konumda yer alır. Marx'in ana amacı, kendi insan anlayışından yola çıkarak geliştirdiği sosyalizm vizyonunu, on dokuzuncu yüzyıla ait bir dille anlatarak, adeta peygambervarî bir mesihçiliği ortaya koymaktır.

Acaba nasıl oluyor da, Marx'in fikirleri bu denli çarpıtılıyor ve yanlış biçimlerde ele alınıyor? Bence bunun birçok nedeni var. Birincisi, insanların Marx hakkındaki bilgisizlikleridir. Marx'in üzerinde önemle durduğu sorunların üniversitelerimizde pek işlenmemesi Ve hiçbir eleştirel araştırmaya konu edilme­mesi, bu eksikliğin temelindeki en önemli faktörlerden bir tanesidir. Böylelikle, bazı kimseler hiçbir bilgileri olmadığı halde, Marx hakkında akıllarına estiği gibi yazıp-çizmeyi uygun bulabilmektedirler. Toplumumuzda gerçekleri kavrayan ve doğrulara saygı gösterilmesini sağlayan bir otoritenin bulunmayışı, bu yanlış anlaşılmanın bir diğer nedenidir. Bundan dolayı da, Marx'in o karmaşık, zor ve iç içe olan düşünce sistemini anlayamamış olanlar bile, Marx hakkında fikir yürütmekte ve fikirlerini yayımlamaktan da çekinmemektedirler. Öte yandan Marx’in başyapıtı niteliğindeki "Ökonomisch-philosophische Manuskripte"nin (Ekonom ik-Felsefî El Yazmaları) (1844), yani Marx'in İnsan Anlayışı'nı, felsefesini ve yabancı­laşmadan kurtuluş yollarını anlatan bu eserin halihazırda İngilizce'ye çevrilmemiş olması, bu konudaki eksikliği göstermeye yetecektir. Pek tabii, Marx hakkındaki bilgisizlik, yalnızca günümüzde Marx ile ilgili çevirilerin çok az sayıda olmasıyla açıklanamaz. Ayrıca şunuda kesin bir biçimde ortaya koymalıyız: "Ökonomisch-philosophische Manuskripte" İngilizce’ye çevrilmemiş olsa da, Marx’in felsefesini içeren diğer eserler daha önceleri İngilizce’ye kazandırılmıştı. Demek ki, Marx'ı çarpıtan bu çok sayıda düşüncelerin hiçbiri, literatürün yetersizliği savının arkasına sıgınamaz.

Marx’in yanlış anlaşılmasının bir diğer önemli nedeni de, Rusya’daki komünistlerin, kendi uygulamalarını haklı göstermek amacıyla Marksizm'i bir araç olarak kullanmaları ve Rusya'daki uygulamalarla Marx'in kuramının aynı şeyler olduğunu iddia etmeleridir. Gerçekte Marx ile Rusya tipi komünizm arasındaki ilişki. Ruslar'ın iddia ettiğinin tam tersi olsa da, Batı dünyası bu Rus propagandasına inanmış ve Rusya'daki düzen ile Marx'ın savunduğu düzeninin birbirinin aynı olduğuna hüküm vermiştir. Ama Marx’ı çarpıtanlar yalnızca Rusya'daki komü­nistler değildir. Ruslar, kişisel ve insani onuru kaba bir biçimde hiçe sayarken, onlara karşı olan birçok anti-komünist ya da reformist sosyalistler bile, Marx'ın katı bir ekonomist ve hedonik (faydacı) bir maddeci olduğunu iddia etmişlerdir. Ancak bunun nedenlerini belirlemek zor olmasa gerek. Çünkü Marx’ın kuramı, kapitalizmin bir eleştirisi olduğu halde, onun görüşlerini paylaşan kişiler, kendilerini kapitalist düşünce sisteminden tam anlamıyla soyutlayamamış insanlardı. Bu nedenle Marx'ın dü­şüncelerini, o dönemlerde geçerli olan bir kapitalist terminoloji anlayışına göre (yani, ekonomik ve maddeci kavramlarla) açıklamak durumunda kalmışlardır. Gerçekten de Sovyet komünistleri ile reformist sosyalistler, kendilerini kapitalizmin düşmanları olarak görürlerken, komünizmi ya da sosyalizmi, kapitalist bir ruh içinde düşünmekteydiler. Onlar için sosyalizm, insani açı­dan kapitalizmden farklı bir toplum düzeni değil de, işçi sınıfı­nın daha yüksek bir sosyal düzeye getirildiği başka bir kapitalizm biçimidir. Engels'in alaycı ifadesiyle söylemek gerekirse: "Sosyalizm, onlar için, toplumdaki aksayan yönlerin ortadan kaldırıldığı bir toplum biçimidir."

Buraya kadar Marx'ın kuramının çarpıtılmasına ilişkin birtakım akılcı ve kabul edilmesi kolay nedenleri gösterdim. Ancak hiç şüphesiz ki, bu akılcı nedenlere ek olarak birçok akıl dışı nedenler de mevcuttur. Örneğin Sovyet Rusya, kötülüğün somutlaştırılmış hali olarak görülmekte, bundan dolayı da, bu ülkeden çıkan her türlü düşünceye "şeytan icadı" gözüyle bakılmaktadır. Nasıl ki, Rusya'da 1917 Devrimi'nin ardından çok kısa bir süre içinde, "Çarlık” ve "Hunlar" kötülüğün bedenlenmiş hali olarak görüldüyse (Mozart'ın müziği bile bu şeytansılıklar arasında sayılıyordu), şimdi de aynı "bedenleşmiş" hale komünistler gelmişlerdir. Bu sebepten dolayı da komünistlerin ileri sürdükleri hiçbir doktrin, ciddi ve objektif bir analize tabi tutulamamıştır.

Öte yandan bu nefreti haklı göstermek için, Stalin'in ve Stalinciler'in yıllarca uyguladıkları devlet terörüne işaret edilmiştir. Ancak bu mazeretin içtenliğine şüpheyle yaklaşmamıza neden olan o kadar çok örnek var ki: Fransızlar'ın Cezayir'de; Trujillo'nun Santo Domingo’da; Franco’nun Ispanya'da uyguladığı terör ve insanlık dışı davranışlar, Stalin'inkilere benzer oldukları halde Batı dünyasında herhangi ahlâkî bir çalkalanmaya neden olmamış, önemli bir eleştiriye bile yol açmamıştır. Öte yandan Rusya'da Stalin'in azgın terör sisteminden Kruşçofun reaksiyoner polis devletine olan geçiş de, yine yeteri derecede dikkat çekmemiştir. Oysa insanların ve özgürlüğüne önem veren herkesin, bu değişime ya da geçişe gereken bir biçimde tepki göstermeleri gerekirdi. Çünkü bu yeni uygulama, en mükemmel idare biçimi olmasa bile, Stalin'in açık devlet terörüne kıyasla büyük bir değişimi yansıtmaktaydı. Demek ki, Rusya'ya karşı duyulan nefretin ve düşmanlığın, ahlâkî ve İnsanî duygulardanmı, yoksa daha çok, üretim araçlarında mülkiyet hakkı tanımayan bir sistemin gayri İnsanî ve tehdit edici olarak görülmesinden mi kaynaklandığını, iyice bir düşünmek gerekir.

Yukarıda sözünü etmiş olduğum nedenlerden hangisinin Marx'ı çarpıtmada en etkili olduğunu belirlemek gerçekten de zordur. Bence bu nedenlerin etki etmedeki önem dereceleri, ki­şilere ve siyasî gruplara göre değişecektir. Bunun dışında, kalkıp da, bu nedenlerden yalnızca bir tanesinin etkili olduğunu iddia etmek, bana göre yanlış olacaktır.


Kaynak: Erich Fromm - Marx'ın İnsan Anlayışı

abone ol

Abone olun güncellemeler posta kutunuza gelsin:

Google takip

  © Felsefeye giriş bu bir felsefe blogudur by düşündüren sözler 2007

Back to TOP