Saglıklı olma sanatı

Alain (Émile Auguste Chartier)

Ruhsal denge, genellikle kişiye dışarıdan ödüller sağlamaz; ama hiç kuşkusuz sağlığa yararlıdır. Mutlu bir adam bir köşeye çekilip kendini unutturur; şöhret ancak ölümünden kırk yıl sonra gelip onu bulur. Ama kinden daha gizli ve daha tehlikeli olan hastalığa karşı mutluluk en kusursuz silahtır. Buna karşın, kederli adam kalkıp şöyle der: 'Mutluluk bir sonuçtur, neden değil.' Bu, işi fazlasıyla basitleştirmektir. Güç, insanı, beden eğitimini sevmeye götürür; ama kendi arzumuzla yaptığımız beden eğitimi de insana güç verir. Kısacası, iç uzuvlarımızın öyle bir durumu olur ki, çarpış­mayı ve yok etmeyi kolaylaştırır; yine bir başka durumu olur ki, adamı boğar, zehirler. İnsan, kuşkusuz, parmakları­nı oynattığ gibi, iç organlarını hareket ettiremez ama neşe, iç organların iyi durumda olduğuna kanıt oluşturduğuna gö­re, denebilir ki neşeyi davet eden bütün düşünceler sağlığada yararlıdır.

Şu halde hasta olduğumuz zaman sevinecek miyiz? Olur şey mi bu, diyeceksiniz. Acele etmeyin. Gülleler, kur­şunlar bir yana bırakılırsa, savaşta insnların hayatının sağ­lıklı bir biçimde sürdüğü söylenmiştir. Üç yıl siperler içinde, bir tavşan ininde gibi yaşayarak bunun denetimini yaptım. Tam üç yıl, yorgunluk ve uyku gereksiniminden başka bir şey duymadan yaşadım. Oysa yüzyılın en zayıf midelerinden birine sahiptim. Bütün hareket etmeden düşünen insanlar gibi yirmi yaşımdan beri tehlikeli bir hastalığım vardı. Askerlikte beden sağlığının açık hava ve hareketli yaşamla sağ­landığ söylenir; ama başka nedenler de var. Tanıdık bir piyade çavuşu bir gün bizim sığınağa geldi; yüzü sevinçten parlıyordu: "Bu kez kurtulduk," dedi "hastayım, ateşim var; doktor söyledi; yarın yine viziteye çıkacağım. Belki de tifusdur; ayakta duracak halim yok. Etrafımda her şey dönüyor. Sonunda hastaneye kavuşacağım. İki buçuk yıl çamurlar içinde yaşadıktan sonra, bu kadarcık bir şansa hak kazanmış olmalıyım." Ama, sevincin onu iyieştirdiğini görüyordum. Ertesi gün ateşi filan kalmamıştı; bu kez Fliery harabelerinden geçerek daha da berbat bir istihkamda görev almaya gidecekti.

Hasta olmak suç değildir; ne disiplin, ne de şeref duygusu buna karşı bir şey söyleyebilir. Nice askerler, bir hastalı­ğın, hatta öldürücü bir hastalığın izlerini keşfetmek için umutlu heyecanlar içinde kendilerini yoklayıp durmuşlardır. O çamurlar içinde geçen günlerde, hastalıktan ölmenin çok hoş bir şey olduğu düşüncesi egemendir. Bu tür düşünceler, hastalığı önlemeye birebirdir. Sevinç, iç organlarımızı, en usta doktordan daha iyi düzene koyar. Oysa hasta olmak korkusu, hastalık olasılığını büsbütün artırır. Bir köşeye çekilerek sessizce ölümü bekleyen çilekeşler gerçekten yaşamışlarsa, bunları yüz yaşına kadar yaşamış olmalarına hiç şaş­mam. Her şeye karşı ilgilerini yitiren yaşlı insanların uzun yaşam sürmeleri herhalde ölüm korkusunu bilmemelerinden ileri gelir. Kayıtsızlık bir tür büyük ve güçlü kurazlıktır.

Filozofça Düşünceler - 3

Denis Diderot


XII

Evet, ben tutkulara aşırı bağlılığı Tanrı’ya, tanrı­ tanımazlıktan daha ağır bir hakaret sayıyorum . Plutarkhos şöyle der: «Plutarkhos adaletsiz, öfkeli, vefa ­sız, kıskanç, kinci bir kişiydi diye bilinmektense, bu dünyada Plutarkhos adlı bir kişi yaşamadı diye düşünülsün daha iyi.»

XIII

Tanrı tanımaza yalnız Tanrı’ya inanan kişi kafa tutabilir. Tutkulara aşırı bağlılığı olan kişide o güç yoktur. Onun Tanrısı bir kuruntu, bir hayal ürünü­dür. Maddenin ortaya koyduğu engeller hesaba katılmasa bile, kavramlarının boşluğunu, kofluğunu açığa vuran bir yığın engelle gene de karşı karşıya kalır. Bir Vanini (Lneüllo VAnini (1585-1619), Italyan filozofu. Tanrıtanımazlıkla suçlanarak ateşte yakılmıştır) için, Cudworth, bir Shaftesbury, dünyanın bütün Nicole’lerinden Pascal’larından bin kat daha can sıkıcı olurdu.

XIV

Pascal sağduyu sahibiydi, ama korkaktı ve saftı. Ondaki Tanrı vergisi yetenekleri kendi kinlerine kurban eden kişilerin eline düşmeseydi usta bir yazar, derin bir düşünür olarak evreni aydınlatabilirdi şüphesiz. Tanrıbilim konusunda yapılan kalem kavgalarını zamanın tanrıbilimcilerine pekâlâ bırakabilir, Tanrı’nın kendisine verdiği zekâyı kullanarak, Tanrı’ya dil uzatırım korkusuna kapılmadan gerçe­ğin araştırılmasına koyulabilir, üstelik onun çıraklı­ğına bile lâyık olmayan kişileri üstad saymayabilirdi! La Mothe'un La Fontaine için söyledikleri ona da uygulanabilir pekâlâ: Arnaud’nun, Sacy’nin ve Nicole’ün ondan daha üstün olduğuna inanmak budalalıktır.

XV

İnsanın Tanrı tarafından yaratıldığı boş bir inançtır. Dünyanın öncesiz ve sonsuz olduğu, ruhun ölümsüzlüğünden daha az akla yatkın değildir. Çün­kü hareketin, ilkesi sakınım olduğu halde, bu evreni nasıl meydana getirebildiğini anlamıyorum. Hiç gereği yokken varsayılan bir varlığı ileri sürüp bu güç­lüğü yenmeye çalışmaksa gülünç olmaktır. O varsayılanı anlamanın yolu da yoktur ya! Madde dünyasında göze çarpan harikulade şeyler, üstün bir zekâ­nın varlığına kanıt sayılsa bile, manevi dünyada göze çarpan bozukluklar Tanrı kavramını yok etmeye ge ne de yeter. Diyorum ki, her şey bir Tanrı eseri ise, her şeyin olabildiği kadar iyi olması gerekir. Çünkü, her şey olabildiği kadar iyi değilse, ya Tanrı’nın buna gücü yetmiyor, ya da bunu isteyerek kötü yap mıştır. Onun varlığını ortaya çıkarmak için bundan daha iyi bir yöntem olamaz. Soruyu bu şekilde ortaya koyduktan sonra sizin tanrısal nurunuzla bir alış­ verişe deyer kalmaz. Eğer kralların en iyisi Britannicus'un öldürülm si ve insanların en kötüsü Neron’un kral oluşu iyi bir şey olsaydı, zayıf bir ihtimal de olsa, her kötülüğün kaynağı bir iyilik olduğu sonucuna varılabilirdi. Benzer araçlar kullanmaksızın aynı amaca ulaşmanın imkânsız olduğu nasıl ispat edilebilir? Erdemlerin yüceliğini daha da arttırmak için kötülüklere göz yummak, apaçık bir zarar için çok önemsiz bir fayda sağlamak demektir.

İşte ileri sürdüğüm sorular bunlar. Nasıl karşılık vereceksiniz bunlara?.. «Ben kötü bir kişiyim, Tanrı­dan korkacak yanım olmasaydı onunla savaşmazdım.» Bu cümleyi hatiplere bırakalım. Bu söz gerçe­ği sarsabilir, üstelik bunda çok az hoşgörü var. Bir kimse Tanrı’ya inanmıyor diye ona sövmece hakkı­mız var mı? iki tartışmacı arasında, öfkeye kapılanın haksız olduğuna bire karşı yüz konabilir. Menippo, Jüpiter’e şöyle der: «Cevap vereceğin yerde yıldırımı­na başvuruyorsun, o halde haksızsın

Bernard Shaw'dan düşündüren sözler

George Bernard Shaw (d. 26 Temmuz 1856, Dublin, İrlanda - 2 Kasım 1950, Hertfordshire, İngiltere), İrlandalı yazar. Oyun yazarı olarak ünlenen yazar, altmıştan fazla oyuna imza atmıştır. Hem 1925'te Nobel Edebiyat Ödülü'nü hem de 1938'de Pygmalion ile Oscar'ı alarak, bu iki ödülü de alabilen ilk ve tek insan olmuştur. Sosyalizm ve kadın haklarının koyu bir savunucusu olmuştur. Shaw, vejetaryen olmasının yanında ayrıca içki ve sigaradan da hayatı boyunca kaçınmıştır. Ayrıca resmi eğitime de karşı çıkmıştır. Shaw, 94 yaşına geldiği 1950'de, ağaç budarken merdivenden düştükten sonra oluşan yaralarının iyileşmemesi sonucunda olaydan birkaç gün sonra ölmüştür.

Kaynak: George Bernard Shaw





Seçmeler - 1


1- En yüksek yaratıklar en uzun sürede olgunlaşır. Olgunlaşıncaya değin de en çaresiz durumdakilerde onlardır.

2- Sağduyulu kişi, kendini dünyaya uydurur; sağduyusuz kişi, dünyayı kendine uydurmaya çalışır. Tüm ilerlemeler o nedenle sağduyusuz kişilere dayanır.

3- Bu dünyada ilerleyen kişiler, kolları sıvayıp istedikleri ortamı arayan, bulamayınca da yaratan kişilerdir.

4- Hiç düş kırıklığına uğramayanlar, hiç umut beslememiş olanlardır.

5- İstediğinizi elde edemezseniz, elde ettiğinizi istemek zorunda kalırsınız.

6- Unvanlar sıradan kişilere saygınlık getirir, üstünlere utanç verir, alttakilerin eline düşerse değerini yitirir.

7- İnsanlık hep boşa çıkarıyor beni; doğa ise hiçbir zaman...

8- Özveride bulunmak bir erdem değil, sağduyunun alçaklığa egemen olmasıdır sadece...

9- Erdem, kötü alışkanlıklardan kaçınmak değil, onlara istek duymamaktır.

10- Eski Yunanlı’nın (kimse o) “Önce gelirini sağla, sonra erdemli olmayı dene” sözü, ancak doğal ahlak açısından çok yerinde bir öğüt bence!

11- İnsanlığın tüm gelişmelerinin birinci koşulu, öncünün, kendini budala durumuna düşürmeye gönüllü olabilmesidir.

12- Budalalar ulusunda dâhiler tanrılaşır: Herkes ona tapar, ama kimse onun dediğini yapmaz.

Kızılderililerin yaşam felsefelerine ait sözler - 2

1-Ben tabiatın geniş kucağında doğdum. Ağaçlar bebek vücudumu himayesine aldı, mavi gök üstümü örttü. Ben tabiatın çocuğuyum. Daima ona saygı duydum. Onun engebeleri, elbiseleri, alnının çevresindeki çelengi, mevsimleri, heybetli meşeleri ve daima yeşil saçları -toprağı sarıp sarmalayan lüle lüle saçları- hepsi benim bitip tükenmez sevgimi beslerler.

Ne zaman tabiata baksam, göğsüm, okyanusun kıyılannda co­şan dalgalar gibi, sevinç duyguları ile kabarır. Beni onun kuca­ğına yerleştiren Yaratıcıya dua ve şükrederim. Türlü zenginlikle kuşatılmış saraylarda doğmanın iyi bir şey olduğu sanılır, fakat tabiatın kolları arasında doğmak bence ondan daha iyidir.

Altın sütunlar dikilmiş mermer saraylar yerine, başımın üzerinde gökyüzünün geniş çatısı ve orman ağaçlarının dev kolları ile sarmalanmış olarak bu yerde doğmuş olmaktan daima gurur duydum. Tabiat dâima tabiat olarak kalacaktır. Halbuki saraylar çöker, yıkılır, harabeler haline gelir.

Evet, Niagara binlerce yıl Niagara olarak kalacak. Alnındaki gökkuşağı çelengi güneş parladığı, ırmak aktığı müddetçe var olacak. Halbuki insan elinin yaptığı eserler, çok iyi korunmuş, bakılmış bile olsalar tozların arasında silinip harabolacaktır.

Kahgegagahbowh, Ojibway Kabilesi


2-Hayatın içine doğru yürüdüğünde büyük bir uçurumun başı­na geleceksin. Atla ! Sandığın kadar geniş değildir.

(Çocukluktan yetişkinliğe adım atan gence öğüt..)

Zunl Kabilesi

3-Hikmet, ancak, onu aramaktan vazgeçip Yaratıcı'nın senin için münasip gördüğü hayatı yaşamaya başladığında gelir.

Atasözü, Hopi Kabilesi

4-Zamanın başlangıcında bize nasıl yaşayacağımın öğreten kanun verildi. O kanun nesilden nesile aktarılarak bugüne geldi. İşte bu kanundan birkaç madde: Biribirimize iyi davranacağız. Birbirimize hürmet edeceğiz. Kendimizi koruyup kolladığımız gibi birbirimizi koruyup kollayacağız..

Bu basit fakat önemli kaidelere uyduğumuz müddetçe bir meselemiz olmayacaktır. Ne zaman ki komşulanmızdan nefret etmeye, komşulanmızın malına göz dikmeye, onlara yalan söylemeye başlarsak ve kendi mahsulümüzü yetiştirmez de başkalannın mahsulüne bağımlı hale gelirsek, dengemiz bozulmuş demektir. Bize anlatılan hikâyeler hep bunu söyler.

Vlckle Downey, Pueblo Kabilesi

5-Kızılderilinin duygu dünyasının karakteri, kalbinde, çevresindeki varlıklara düşmanlık için pek az bir yer bıraknuştır. Bizim için dağlar, göller, ırmaklar, pınarlar, vadiler, ormanlar mü­kemmel güzelliklerdir. Rüzgârlar, yağmur, kar, gün ışığı, gündüz-gece ve mevsimlerin değişmesi sonsuz bir hayranlık uyandırır bizde. Kuşlar, böcekler ve hayvanlar yeryüzünü insanoğlunun anlayamayacağı bilgi ile doldurmuşlardır.

Biz natüralistiz, tabiat âşığıyız. Yeryüzünü, yeryüzüne ait her şeyi sevdik, sevgimiz yaşımızla birilikte büyüdü. Yaşlıların toprağa sevgisi kemâle ermiştir; onlar yere oturur yahut uzanırlar, böylece kendilerini, bize analık eden gücün çok yakınında hissederler. Toprağa dokunmak deri için şifadır; yaşlılar ayakkabılarını çı­karıp kutsal toprak üzerinde çıplak ayak yürürler.

Bizim tepelerimiz toprağın üzerinde kuruludur, mihraplarımız topraktan yapılmıştır. Gökyüzünde uçan kuşlar dinlenmek üzere toprağa gelirler. Yaşayan her şey için son durak topraktır. Toprak rahatlatır, kuvvetlendirir, temizler, tedavi eder.

İşte bunun için yaşlılarımız kendilerini hayat kaynağı topraktan uzaklaştıracak değnek gibi ayaklar üzerine değil de, hâlâ yere otururlar. Onlar için toprağa oturmak ya da uzanmak daha derin düşünmenin, daha kuvvetli hissetmenin yoludur, böylece hayatın sırlarını daha açık seçik görebilir ve akraba yaratıklara daha çok yakınlaşırlar.

Ayakta Duran Ayı, Siyu Kabilesi

6-Yeryüzü ve ben iki ayn şey değil, biriz. Toprak ile ben aynı hamurdanız.

Hinmaton Yalatkk, Nez Perce Kabilesi

7-Ben rüzgâıiann hür estiği, gün ışığının önünü kesen hiçbir engelin mevcut olmadığı bozkırda doğdum. Ben herkesin, her şeyin hür nefes alıp verdiği; duvarla, çitle, telle çevrilmemiş bozkırda doğdum. Orada ölmek istiyorum. Duvarların arasında değil!

On Ayı, Comanche Kabilesi

Siyaset felsefesi baglamında devlet, hükümet ve bürokrasi - 1

Prof.dr Veli Urhan

Devlet, sınırları belirlenmiş bir toprak parçası üzerinde yaşayan insanlardan oluşan bir toplumu düzen içerisinde yönetmek amacıyla, kurallar ve yasalar koyma erkine sahip kurumlar aracılığıyla otorite kullanan siyasal bir örgüttür . Bu tanıma bakıldığında, devlet denilen kurumsal yapının var olabilmesi için ülke, insan topluluğu ve iktidar olmak üzere üç temel unsurun bir araya gelmesi gerekiyor . Ünlü Alman sosyolog Max Weber de devleti “belli bir arazi içinde, fiziksel şiddetin meşru kullanımını tekelinde (başarıyla) bulunduran insan topluluğu” şeklinde tanımlamaktadır. Aslında, ortada duran somut bir gerçeklik değil de, düşünce ürünü kavramsal bir varlık olan devlet, ister bir sembol, ister hukuksal bir yapı, isterse bir mit olarak kabul edilsin, bu kavramsal varlığın temelinde, yukarıda işaret edildiği gibi, ülke, toplum ve iktidar olarak üç somut gerçeklik bulunmaktadır. Bu bakımdan siyasetin, genellikle, devlet ve onun kurumsal örgütlenmesinin analizi, toplum üzerindeki etkisinin değerlendirilmesi vb. ile ilgili bir çalışma olarak anlaşılması pek de şaşırtıcı değildir.

Siyaset ve devlet insanın olduğu yerde vardır; dolayısıyla, siyasetin ve devletin kavramsal yapılarının iyi anlaşılabilmesi için, insanın hem tinsel, hem toplumsal, hem de düşünsel bakımdan iyi analiz edilmesi ve iyi anlaşılması gerekir. Karl Jaspers’e göre, ne Hobbes’un dediği gibi, “devlet olmadıkça, herkes herkese karşı daima savaş halinde” dir, ne de anarşistlerin öne sürdükleri gibi, insan “tamamen iyi”  bir varlıktır. Kendisinde hem sevgi hemde nefretin bulunduğu bir doğa ve toplum varlığı olan insan, her zaman şu ya da bu ölçüde söz konusu karşıt duyguların çatışması içerisinde bulunmakla birlikte; aynı zamanda, bu karşıt duyguların her birisinden daha fazlasını yapabilecek yeterlilikte olan bir varlıktır. İnsanın, kendisinin dışındaki bütün varlıklardan daha güçlü olması, onun aynı zamanda iyi olduğu anlamına gelmeyeceği gibi, kötü olduğu anlamına da gelebileceğinden; tarihsel süreç içerisinde, kendisinin üstünde bulunan egemen bir güç tarafından, insanın özgürlük alanının sürekli olarak denetlenmesi ve sınırlandırılması gerektiğinin farkına varılmıştır. Belirli bir coğrafya üzerinde, yalnız başına değil de bir toplumun üyesi olarak yaşamak zorunda bulunan her bir insanı, toplumun öteki üyeleri ile değişik bağlamlarda bir sürü ilişki içerisine sokan ve bu ilişkileri düzenleyen, biri din öteki devlet olmak üzere, iki otoritenin bulunduğu, yine tarihin bize gösterdiği gerçekliklerden biridir

Jaspers’e göre, devlet “meşru güç kullanma tekeline sahip, yasa ve kurallara göre barışçı bir tarzda icraat yapan, toplumun düzenini sağlayan” bir otoritedir. İbn Haldun’un da, benzer bir biçimde, “hükümdarların uyruklarına karşı şiddetli muamelelerde bulunmaları, çoğunlukla devletin nizam ve düzenini bozar; devletin faydası kendilerini koruması ve uyruğun her sınıfına şefkatle muamele etmesiyledir” demek suretiyle, Jaspers’e yakın bir devlet anlayışını paylaştığı söylenebilir. “Devlet fikri insanın cevherinde vardır”  diyen Jaspers’e göre, devlet iradesi insanın kendi kaderinin iradesi olduğundan, devlet fikri insana adeta doğuştan verilmiştir; öyle ki, klasik şekliyle, “devlet Tanrı tarafından yetki verilen bir iradenin otoritesi olarak geçerli olup, böylece insanlar boyun eğip ve buna kader olarak katlandıkları”  zaman nasıl ise, modern şekliyle “kitle düzeninin bir garantisi”  olarak kabul edildiği zaman da öyledir. İktidarını yönettiği insanların yararına kullandığı sürece, saygınlığını kaybetmeyecek olan devletin temel işlevi, yönetenler (hükümet) aracılığıyla yönetilenlere güven verecek ve buna bağlı olarak da kendisine karşı saygı uyandıracak hizmetlerde bulunmasıdır .

İnsanlık tarihi içerisinde, devletin “ne zaman, niçin ve nasıl?” doğduğuna ilişkin soru da siyaset felsefesinde ele alınması gereken önemli sorular arasında yer alır. Bu konuda, dinsel ve mitolojik nitelikli teoriler bir yana bırakılacak olursa, geride kalan teoriler iki kategorik çerçeve içerisinde ele alınabilir :

a) Tamamıyla bir varsayıma dayanan ve devletin gerçekte nasıl meydana geldiğinden ziyade niçin olması gerektiği üzerinde duran teoriler;

b) Siyasal toplulukların gelişmesinin ve devlete dönüşmesinin tarihsel ve sosyolojik süreç içerisinde nasıl gerçekleştiğini inceleyen teoriler.

Bu iki bakış açısına bağlı olarak da, genelde, siyaset felsefesinin klasik ve modern olmak üzere iki döneme ayrıldığı bilinir. Bu dönemlerin her birisi kendilerini temsil eden siyaset filozoflarıyla birlikte, ikinci ve üçüncü bölümlerde, ayrıntılı olarak ele alınıp incelenecektir.

Yukarıda sözü edilen teorilerle ilgili iki kategorik çerçeve de dikkate alınarak, genel anlamda, bir kurumlar bütünü olduğu söylenebilecek olan devlete ilişkin üç farklı bakış açısından söz edilebilir:

1) İdealist bakış açısı: İdealist devlet anlayışının Antik çağ siyaset filozofu Platon’dan sonra, modern çağdaki en önemli temsilcisi olan Hegel toplumsal var oluşun üç temel evresini aile, sivil toplum ve devlet olarak tespit eder. Devleti, temelinde “evrensel diğergamlık”ın bulunduğu, etik bir topluluk olarak kabul eden Hegel’e göre, ailede insanlar çocukların ve yaşlı akrabaların
iyiliği için kendi çıkarlarını bir yana bırakırken; sivil toplumda bireysel çıkarlar her zaman toplumun genel çıkarlarının önünde tutulmuştur.

2) Fonksiyonalist bakış açısı: Fonksiyonalist devlet anlayışında, devlet kurumlarının rolü ve amacı her zaman ön planda tutulur. Buna göre, devletin temel işlevi toplumsal düzenin devam edebilmesi için, düzeni destekleyen ve toplumsal istikrarı sağlayan kurumların sağlam bir biçimde ayakta durmasını sağlamaktır. Genelde, bu bakış açısının Marksistler tarafından benimsendiği söylenebilir.

1 - 2 - 3 - 4 - 5

Siyaset felsefesi baglamında devlet, hükümet ve bürokrasi - 2

3) Örgütsel bakış açısı: Devleti, en geniş anlamıyla, bir hükümet aygıtı olarak tanımlayan, devlet ile sivil toplumu çok net bir biçimde birbirinden ayıran bu bakış açısına göre, devlet bürokrasi, askeriye, polis, mahkemeler, sosyal güvenlik sistemi gibi çeşitli hükümet kurumlarını kapsar. Böylesine merkezileşmiş bir yönetim sistemi olarak, onbeşinci ve onaltıncı yüzyılları Avrupa’sında kurulmaya başlayan modern devlet, köklerini bu bakış açısından almıştır denilebilir.

Bu çerçeve içerisinde, devletin beş temel özelliğinden söz edilebilir:

1) Devlet toplumsal bir yapıdaki bütün topluluk ve grupların üstünde mutlak bir güç olduğundan egemenlik ve iktidar sahibidir. Devletin bu özelliği en somut biçimde Hobbes’un Leviathan’ında görülür.

2) Devlet kurumları sivil toplum kurumlarının aksine, kamusal alanda yer alırlar ve kamu tarafından finanse edilirler. Aile, özel işletmeler, sendikalar vb. özel kurumlar bireysel çıkarları karşılamak amacını güderken, kamu kurumları kolektif kararlar almak ve uygulamakla yükümlüdürler.

3) Devletin kararları, zorunlu olarak değilse bile, genel olarak toplumun üyeleri için bağlayıcı kabul edildiğinden, devlet bir meşrulaştırma uygulamasıdır.

4) Devlet, otoritesi zor ile desteklendiğinden, kanunlarına itaati sağlama ve ihlal edenleri cezalandırma yetkisine sahip olduğundan, devlet bir hükmetme aracıdır.

5) Devlet ülke denilen sınırları belli bir coğrafya üzerindeki birliktir. Kendi ülkesi üzerinde kullanma hakkına sahip bulunduğu ve belirli bir coğrafya bağlamında tanımlanmış olan devletin söz konusu yetkileri, vatandaşı olsun ya da olmasın, ülkenin sınırları içerisinde yaşayan herkesi kapsamına alır.

Bir ülkeyi yönetenler toplum üzerinde iktidar uygularken, bunu hep devlet adına yaparlar; ancak devlet adına iktidar uygulayan yöneticiler ile devleti birbirinden ayırt etmek gerekir. Dolayısıyla, burada çok açık olarak devletin yanında hükümetin varlığından söz edilmesi kaçınılmaz görünüyor.

Devlet hem hükümetten hem de sivil toplumdan farklı bir örgütlenmedir. Gerçekten de, devlet insan ömrüyle ve zamanla sınırlı olmayan, dolayısıyla süreklilik içerisinde bulunan bir kurumdur. Bu sürekliliğin sağlanabilmesi için, daha başlangıçta, devletin varlığının onu yönetenlerin varlıklarına bağlı olmadığının bilinmesi gerekir. Modern siyaset felsefesiyle birlikte kurulmaya başladığı söylenebilecek olan modern hukukta, devletin tüzel kişiliği kavramı oluşturulurken, varılan sonuç şöyle dile getirilir: “Devleti meydana getiren insanlar değişebilir, devleti yönetenler değişebilir, hükümetler değişebilir, hatta rejimler değişebilir, fakat devlet kalır. Bütün bu değişmeler onun varlığını etkilemez; o süreklidir”. Toplumu yönetmek üzere, devlet içerisinde belirli bir süre için oluşturulmuş bir örgütün üyeleri olan ve iktidar üzerinde hiçbir öznel hak sahibi olmayan yöneticiler, devletin bir organı olarak kendilerine hukuk tarafından verilmiş olan yetkileri sadece kullanabilirler ki; bu anlayışın betimlediği devlet, modern siyaset felsefesinde, hukuk devleti olarak adlandırılır. “Hukuk devleti, her durum ve tecrübenin yasal güvenceye alınması, her şeyin hukuk formunda yapılması anlamına gelir” diyen Jaspers’e göre, “hukuk devletinde güven egemendir, güç devletinde
ise tamamen güvensizlik”.

Devlet düzeni söz konusu olduğunda düzeni kuranlar, otorite söz konusu olduğunda otoriteyi kullananlar, kanunlar söz konusu olduğunda kanunları yapanlar; düzeni kurmak, otoriteyi kullanmak, kanunları yapmak ve uygulamak yetkisine sahip olan insanlardır. Genelde, belirli siyasal tercihleri, ideolojik eğilimleri ve dünya görüşleri olan bu insanların devlet adına kuracakları düzenin, kullanacakları otoritenin, yapacakları kanunların, ilk planda, doğrudan doğruya toplumun bir kesimini gözetiyor gibi görünmesede, devletin içinde belirli bir süre için görev başına gelmiş olan hükümetin kendi siyasal ideolojisi ve görüşleri doğrultusunda hareket eden sosyal sınıfların öteki sosyal sınıflara göre daha fazla gözetileceği her zaman akla gelebilir.

Bu bağlamda, devlet ile hükümet arasında beş temel farklılıktan söz edilebilir:

1) Kamusal alandaki tüm kurumları ve toplumun tüm üyelerini kapsayan devlet, hükümetten daha geniştir, hükümet devletin bir parçasıdır.

2) Devlet sürekli olduğu halde, hükümetler gelip geçicidir.

3) Hükümet devlet otoritesinin işletilmesini sağlayan bir araçtır.

4) Devlet gayrişahsî bir otoriteyi icra ederken, belirli bir süre için iktidara gelmiş olan hükümet kendi politik anlayışını icra etmeye çalışır.

5) Devlet, teorik düzeyde, toplumun ortak çıkarını ve ortak iyisini, genel iradeyi temsil ederken, hükümet belirli bir dönem için iktidara gelmiş olanların partizan eğilimlerini temsil eder.

1 - 2 - 3 - 4 - 5

Siyaset felsefesi baglamında devlet, hükümet ve bürokrasi - 3

Toplumu oluşturan insanlar arasında, hem bedensel hem de düşünsel bakımdan, bir güç farkının ortaya çıkmasına bağlı olarak, kendiliğinden bir yöneten ve yönetilen ayrımının ortaya çıkması siyasetin, dolayısıyla da devletin temelini teşkil eder. Devlet tarafından konulmuş olan kuralların ve yasaların belirlediği düzene uygun ya da uygunsuz biçimde yaşamanın ortaya çıkardığı olayları siyasal olaylar olarak tanımlamak mümkündür. Devletin, siyasal bir örgütlenme şeklinde, ortaya çıkmasını sağlayan en temel özellikler olarak şunlar öne sürülebilir: Egemenlik, kamusallık, meşruiyet, coğrafya, hükmetme. Egemen bir güç olan devlet, toplumsal yapının bünyesinde yer alan ve kendisini oluşturan tüm alt grupların üzerinde mutlak ve sınırlanmamış bir iktidarı temsil ederken; aynı zamanda, bireylerin özel alanlarından bağımsız kalarak, toplumu oluşturan tüm bireyleri ilgilendiren kolektif kararları hayata geçirir. Egemenliğini yalnızca kamusal alanda kullanmakla yükümlü bulunan devlet, bu yükümlülüğünü yerine getirirken, toplumun ortak çıkarını ve ortak iyisini gözetmek anlamında mutlak bir meşruiyet içerisinde bulunmak zorundadır. Devletin söz konusu egemenliği, kamusallığı ve meşruiyeti sınırları belirlenmiş bir coğrafya üzerinde yaşayan herkesi kapsar; dolayısıyla, bu coğrafya üzerinde, koyduğu kurallara ve yasalara itaat edilmesini istemek ve yasaların ihlal edilmesi halinde cezai müeyyide uygulamak anlamında, devlet hükmetme gücünün de sahibidir. Belirli bir coğrafya üzerinde insanlar bir arada birlikte yaşamak durumuyla karşı karşıya kaldıklarında, kaçınılmaz olarak iki soru kendiliğinden gündeme gelir:

1) Toplu halde yaşayan insanların birbirleri karşısındaki haklarının belirlenmesini öngören “kimin neye hakkı olacak?”

2) Siyasal erki kullanma yetkisini elinde bulundurmak anlamında “herkes adına kim konuşacak?”

Bu iki sorudan özellikle ikincisi doğrudan doğruya kurumsal bir otorite olan devletle ilgilidir. “Herkes adına kim konuşacak?” ya da “kim yönetecek?” sorusu siyaset felsefesinin en temel sorularından biridir. Bu bakımdan, ikinci sorunun cevaplanması, öncelikle toplumsal hayatın bir düzen içerisinde devam edebilmesi için gerekli olan siyasal erki kullanma yetkisini elinde bulunduran ve devlet denilen toplumsal ve siyasal bir örgütün kurumsallaşmasına bağlıdır. Söz konusu siyasal örgütün en üst kademesinde, ilk planda akla geldiği şekliyle, yönetici olarak monarşilerde tek kişi, aristokrasilerde küçük bir azınlık, demokrasilerde ise halkın bizzat kendisi bulunabilir. Klasik siyaset filozoflarının “kim yönetecek?” sorusuna verdikleri, epeyce ideal düzeyde olduğu söylenebilecek olan, yanıtlara bakıldığında her üç yönetim biçiminin ortak paydası olarak düşünülebilecek bir noktada buluştukları öne sürülebilir. Bu ortak paydanın “erdemli olmak” olduğunda kuşku yoktur. “Devlet ve aileler üstünde buyruk sahibi olanların, dosdoğru yüreklerine bakmaktan başka çıkar yolları yoktur ; eğer bu yoldan saparlarsa utanç getirirler tüm ülkeye ” diyen Konfüçyüs, temelde “her şeyin yerli yerinde bulunması” anlamında, bir hukuk kavramı değil de bir etik erdem olan “adaleti devletin hazinesi” olarak görür.

Devleti kimin yöneteceği konusunda, Antikçağ Grek felsefesinin ilk önemli ismi sayılabilecek olan Platon’un Devlet, Devlet Adamı ve Yasalar adlı eserlerine bakıldığında, yönetici birincisinde filozof, ikincisinde krallık yönetimi bilimine vakıf olan kişi iken, üçüncüsünde yöneticilerin de üstünde ve filozof tarafından yapılmış olan yasaları egemen kıldığı görülür. Burada çok açıkça görülüyor ki, Platon’un devlet anlayışı mutlak monarşiden hukuk devletine doğru bir gidiş içerisindedir. Aristoteles de, Politika’da “egemen yetke yalnız yasanın kendisine ayrılmalıdır” demekle birlikte, bu yasaların da insanlar tarafından yapılacağı ve uygulanacağı için, bu insanların erdemli ya da liyakat sahibi olmalarının altını çizer. Monarşi ve aristokrasilerde yönetici ya da yöneticilerin erdemli olması, Platon’un istediği düzeyde olmamakla birlikte, epeyce olanaklı göründüğü söylenebilir, ama demokrasi için bunun neredeyse olanaksız denecek ölçüde zor olduğu ortadadır. Çünkü bir devletin yurttaşları konumunda bulunan tüm insanların, bütün davranışlarını aklın ölçüleri içerisinde gerçekleştirmek anlamında, erdemli olacakları hiçbir zaman söylenemez. Bu bakımdan, hem klasik hem de modern dönem siyaset filozoflarının pek çoğu, demokrasinin ancak küçük devletlerde iyi denilebilecek uygulamasının mümkün olduğu kanısındadır. Ancak, çağdaş dünyanın büyük devletlerinin pek çoğunda görüldüğü gibi, temsili demokrasilerde, halkın kendisini yönetmek üzere kendi özgür iradesiyle seçtiği kişilerin, toplumsal düzenin kurulması ve istikrarlı biçimde devam ettirilmesi, devletin gerçek anlamda bir hukuk devleti olabilmesi için, yüksek düzeyde erdemli kişiler olması son derece önemli görünüyor. Farabi’nin eserlerinde, bu konuda önemli ipuçlarının bulunduğunun söylenmesinde yarar vardır. Farabi’yle ilgili bölüme geçildiğinde bu ipuçlarına işaret edilecektir.

İnsanlar, bu dünya içerisindeki yaşamlarında, kaçınılmaz olarak düzenli işleyen bir toplumsal ilişkiler ağının içerisinde yaşamak zorundalar ise, bu düzenin kurulması ve istikrarlı biçimde devam ettirilebilmesi için devletin varlığı kaçınılmaz görünüyor. Burada siyaset felsefesinin en temel soruları olarak şunların sorulması gerekiyor: Devlet gerçekten gerekli olan bir üst otorite midir? Gerekli ise eğer devletin en ideal formu ne olmalıdır? Eğer gereksiz ise devletin işlevlerini üstlenebilecek bir başka kurumdan söz edilebilir mi? Siyaset felsefesiyle ilgili tartışmalar söz konusu olduğunda, devlet probleminin son derece önemli bir konumda bulunduğu çok açık olmakla birlikte, “nasıl bir devlet?” sorusunun yanıtı olmak üzere, devletin nasıl bir forma sahip olması gerektiğine ilişkin tartışmalardan önce, “niçin devlet?” sorusunun yanıtlanabilmesi için, devletin gerekli olup olmadığının tartışılması gerekiyor. Siyaset felsefesi tarihine bakıldığında, devletin gerekli olup olmadığı konusunda üç farklı yaklaşımın ortaya çıktığı görülür. İlkin, ideal bir yaşam biçimi için mutlak egemen güç olarak devlet gereklidir diyen idealizm ya da faşizm; ikinci olarak, devletin devletsiz olan duruma tercih edilmesi anlamında, sınırlı ve minimal bir devlet anlayışını savunan liberalizm; üçüncü olarak da, tam anlamıyla devletsiz bir toplumsal yapının savunucusu olan anarşizmden söz edilebilir.

Devletin nasıl bir forma sahip olması gerektiğine ilişkin ikinci soru gündeme getirildiğinde, birincisi “devlet amaç, birey araçtır”, ikincisi “birey amaç, devlet araçtır” şeklinde olmak üzere, ortaya iki yanıt çıkmaktadır ki; bunlardan birincisi faşizm denilen otoriter ve totaliter bir yönetim biçimi olarak adlandırılırken, ikincisi devletin karşısında bireyin savunulduğu ve olabildiğince özgür bırakıldığı, liberalizmi esas alan, demokratik ve özgürlükçü bir yönetim biçimi olarak adlandırılır. Temel referans noktası olarak, tüm insanlar için vazgeçilmez olan yaşama, özgürlük ve mülkiyet haklarının savunulduğu “doğal haklar öğretisi”ni alan ikincisine göre, insanın söz konusu doğal haklarının korunmasını esas kabul etmeyen bir devlet hukuk devleti olamaz.

1 - 2 - 3 - 4 - 5

abone ol

Abone olun güncellemeler posta kutunuza gelsin:

Google takip

  © Felsefeye giriş bu bir felsefe blogudur by düşündüren sözler 2007

Back to TOP