Max Stirner'den alıntılar

Çeviri: H. Ibrahim Türkdogan

«Cinler yaşıyor!»Dünyaya şöyle bir göz gezdir ve söyle, her nesnenin içinden bir cin seni seyretmiyor mu. Şu ufacık ve sevimli çiçekten gelen ses, ona bu muhteşem güzellikteki şekli veren Yaradanın sesidir; yıldızlar, kendilerini dizen tinin haberini müjdeliyor, dağların tepelerinden aşağıya doğru yücelik tini esiyor, çağlayan sular özlemin tinini haber ediyor ve - insanların ağızından milyonlarca hayalet konuşuyor. İsterse bütün bu dağlar çöksün, çiçekler solsun, yıldızlar dünyası yıkılsın, insanlar ölsün - nedir görünürdeki bu cisimlerin batması? Göze görünmeyen tin ebedi olandır! (S. 37)

Tanrının da insanlığın da işi kendilerine dayanmaktadır, kendileridir. Benim meselem de benim. Tanrı gibi her şey ve hiçim, biriciğim.

Eğer Tanrı ve insanlık, sizlerin de doğruladığı gibi, bir bütünlük iseler, benim de onlardan eksik bir yanım yok ve "boş" olduğuma dair bir şikayetim de yok. Ben hiçim derken, boş olduğumu söylemiyorum, bizzat yaratıcı bir hiçim, bir yaratıcı olarak her şeyi yaratan bir hiç.

Tepeden tırnağa kadar benim olmayan her işe uğurlar olsun! Sizce benim işim en azından "iyi bir iş" olmalıdır? Nedir iyi iş, kötü iş! İşim demek zaten ben demek'im. Ve ben ne iyiyim, ne de kötü. İyinin de kötünün de benim için hiç bir anlamı yoktur. Tanrının işi, insanlığın işi, gerçeğin işi, iyinin işi, doğrunun işi, özgürlüğün işi ve daha niceleri. Bunların hiçbiri benim işim değildir, benim işim sadece benim olandır ve o genel değil, biriciktir, benim gibi. Hiçbir şey benden üstün değildir! (S. 5)

Biricik olduğumu bildiğim andan itibaren kendimin sahibiyim. Kendine sahip kişi ancak biricikleştiğinde yaratıcı hiçliğine, doğduğu yere geri döner. İster Tanrı olsun ister insan, benden yüksek her canlı biricik olma duygumu zayıflatır ve ancak bu bilincin güneşi karşısında söner. Kendi meselemi biricikliğim üzerine kurarsam, o zaman meselem kendi yaşamını kendisi yaşayan geçici ve ölümlü bir yaratıcının meselesidir. Dolayısıyla ben şunu söyleyebilirim: Meselemi hiçe bıraktım. (S. 412)

Ben, halklar ve insanlık ölünce doğarım. (...) Sen ey çilekeş Alman halkım – nedir acın, ıstırabın? Canlanamayan bir düşüncenin acısıdır seninkisi. Daha horoz ötmeden kaybolan hayaletin acısıdır. Yine de kurtuluşun ve mutluluğun hasretini çeker bu hayalet. (...) Kal selametle milyonların rüyası, çocuklarının binyıllık despotu, kal selametle! Yarın seni mezara taşıyacaklar; ve çok yakında kardeşlerin, diğer halklar, ardından gelecek. İşte o zaman insan alemi gömülmüş olacaktır. Ve ben, kendimin sahibi ben, onun gülen kalıtçısıyım! (S. 238, 239)

Gerçeğin kriteri benim, ben ise bir düşünce değilim, düşüncenin üstündeyim yani söylenemez bir şeyim. (S. 400)

Stirner’in söylediği bir sözcük, bir düşünce ve bir kavramdır; söylemek istediği ise, ne bir sözcük, ne bir düşünce ne de bir kavramdır. Stirner’in söylediği söylemek istediği değildir ve söylemek istediği söylenemez.(Max Stirner: Parerga. Kritiken. Repliken. LSR-Verlag, (s.149)

Biricik bir sözcüktür ve bir sözcüğün altında düşünülecek bir şey olmalıdır, bir sözcük düşünce içermelidir. Oysa biricik düşüncesiz bir sözcüktür, düşünce içermez.(Max Stirner: Parerga. Kritiken. Repliken. LSR-Verlag, 1986, s. 152)

Kafanda hortlaklar var; sen kaçıksın be adam! Kafasında büyük şeyler ve tanrılar dünyası kuran ve kurduklarına da inanan sen, hayaletler ülkesi kurup kendini onlara karşı vazifelendiriyorsun, oysa o, sana el sallayan bir idealdir. Senin saplantın var! Şaka ya da mecaz yaptığımı sanma, yüksekliklere tutunanları, insanların büyük çoğunluğunu, neredeyse dünyadaki tüm insanları kararsız deliler olarak görüyorum, tımarhanelik deliler.S 46.

Benim soyum benim, Ben normsuz, yasasız ve örneksizim. (S. 200)

Benden aşağı her gerçeği beğenirim ; benden yüksek ve ona göre yaşamam gereken bir gerçekse tanımıyorum. Bence gerçek yoktur, çünkü hiçbir şey benden üstün değildir! (S. 399)

Özgür cesaretle yapmadığım bir şey hakkımın dışındadır, yani yapmasını haklı görmediğim şey hakkım değildir. Neyin haklı olduğuna Ben karar veririm. Benden öte bir hak yoktur. Bence haklı olan haklıdır. (...) Bu egoist haktır. (S. 208, 209)

Farklı düşünenler birbirlerini tahammül ederler. Oysa bir nesne hakkında neden sadece farklı düşüneyim ki, farklı düşünmeyi neden son aşamasına kadar düşünmeyeyim; yani düşünülecek şeyi anlamsızlaştırana dek düşünmek: nesnenin hiçleşmesine ve yokedilmesine dek ? (S.. 379)

En az düşünmek kadar Varlık’ı da aştım. Biri benim varlığım diğeri benim düşüncemdir. Varolmak için her ikisine de ihtiyacım var, binlerce başka şeye ihtiyacım olduğu gibi, diyen Stirner, cümlesini şöyle tamamlar: ... Her şeyden önce ama benim Bana, şu belli olana, Biricik’e ihtiyacım var. (S. 382)

Erk ve şiddet sadece bendedir yani güçlü ve şiddetli olandadır. (S. 231)

Hakikat, sevgili Pilatus, Tanrı’dır ve hakikati arayan herkes Tanrı’yı arar ve över. Tanrı nerede yaşar? Kafanda; başka nerede yaşayabilir ki? (S. 397)

Haklı ya da haksız olduğumu yargılayan benim, benden başka bir yargıç yoktur. Başkaları sadece benim hakkımı onaylayıp onaylamadıklarını ve bunun onlarca da haklı olup olmadığını yargılayabilirler. (S. 205)

Bilginin istem olarak doğabilmesi ve özgür kişi olarak kendisini hergün yenilemesi için ölmesi gerekiyor. (Max Stirner: Parerga. Kritiken. Repliken. LSR-Verlag, 1986, s. 97)


Kaynak: - Max Stirner: Der Einzige und sein Eigentum. Reclam - Stuttgart 1981
- Max Stirner: Parerga. Kritiken. Repliken. LSR-Verlag, 1986

Erdem Kürsüleri Üzerine

Uyku ve erdem hakkında çok iyi şeyler söyleyen bir bilgin vardı. Bir gün bu bilgini Zerdüşt'e övdüler ve Zerdüşt bu bilgine gitti. Kürsüsünün önüne oturdu. Bilginin çok saygı ve kabul görmüş olduğunu, kürsüsünün etrafında her zaman gençlerin toplandığını bilmek, Zerdüşt'ü heyecanlandırıyordu.Bilgin şöyle diyordu;

"Uykuya karşı saygı ve utanç duymalı. İşin başı budur. Kötü uyuyanların ve gece uyanık olanların yolundan çekilin. Hırsız bile uykuya karşı utanç duyar. Hırsız, gece, her zaman sessizce çalar ve kaçar. Fakat gece bekçisi utanmazdır, utanmazca düdüğünü taşır. Uyku kolay bir sanat değildir. Onun hatırı için bütün gün uyanık durmak gerekir. Gündüzün kendisini on defa yenmelisin. Bu, iyi bir yorgunluk verir ve sonra ruhun uyuşur. Yine on defa kendinle barışmalısın, çünkü yenme acıdır ve barışmayan kötü uyur. Gündüzleyin on gerçek bulmalısın; yoksa gece de gerçeği ararsın ve ruhun aç kalır.

Gündüz on defa gülmeli ve neşelenmelisin. Yoksa geceleyin mide, bu keder babası, seni rahatsız eder.Bunu bilen azdır. İyi uyumak bütün erdemlere sahip olmak gerekir. Yalan yere tanıklık mı? En yakındaki kıza şehvet mi duyacağım? Bütün bu düşünceler uykuyu bozar.

Tüm erdemlere sahip olsan bile, bir şeyi iyi anlamalı: Bizzat erdemleri de tam zamanında uykuya yollamalı. Ta ki bu uslu dişiler, senin yüzünden birbirleriyle didişene kadar.

Tanrı ile ve komşu ile barışmalısın. Bu iyi uykunun şartıdır. Komşunun şeytanı ile de barış halinde olmalı. Yoksa geceleyin senin çevrende dolaşır.

Benim için en iyi çoban, koyununu en yeşil yamaca sürendir! İyi uyku ile bu bağdaşır.

Ben çok şeref ve çok servet istemem. Çünki bunlar zihni karıştırır. Ama iyi bir şöhrete ve küçük bir kasaya sahip olmadığı zaman da insan iyi uyuyamaz. Küçük bi topluluk, bence kötü bir topluluktan daha geçerlidir. Yeter ki tam zamanında gitsin ve gelsin. İyi uykunun bir şartı da budur.

Kafa olarak yoksun olanlar da hoşuma gider! Bunlar uykuyu kolaylaştırır. Hele kendilerine sürekli hak verilirse, hep mutludurlar.

Erdemli olanların günü böyle geçer. Gece olunca uykuyu çağırmaktan çekinirim! Erdemlerin efendisi olan uyku çağrılmak istemez. Tam tersine, gündüz ne yaptığımı ve ne düşündüğümü hatırlarım. Bir inek gibi sabırlı olup geviş getirerek sorarım: Senin on zaferin nelerdi ve kalbine huzur veren on barışma, on gerçek, on gülüş nelerdi? Bunları düşünürken ve bu kırk düşünceye dalarken, erdemlerin efendisi olan uyku, çağrılmadan, birdenbire beni bastırır. Uyku göz kapaklarımı okşar ve ağırlaştırır. Uyku ağzıma dokunur ve o, açık kalır.

Gerçekten, bu hırsızların en sevimlisi, yumuşak ökçeler üstünde gelir ve düşüncelerimi çalar. O zaman şu ders kürsüsü gibi budalaca, öylece bakakalırım. Ama uzun zaman ayakta kalamam, artık yatarım."

Bilginin bu sözlerini duyan Zerdüşt, kendi kendine güldü; çünkü gözünde bir ışık parlamıştı. Kendi kendine şöyle dedi: "Bu kırk düşünceli bilgin, bence bir delidir; fakat sanıyorum ki uykuyu iyi anlıyor. Bilginin yakınında olanlara ne mutlu! Çünki böyle bir uyku bulaşıcıdır, kalın duvarlar arasından bile yayılıp bulaşabilir. Öğüt kürsüsünde bile bir büyü var. Gençlerin bu erdem anlatıcısının karşısında oturmaları boşuna değilmiş. Onun hikmeti şu: 'İyi uyumak için uyanık olmak gerekir.' Hayatın amacı olmasaydı ve benden bir saçmalık dilemem istenseydi, seçmeye en layık olan şey olarak bunu bulurdum. Zamanında, erdem öğreticileri aranırken neler istendiğini şimdi tüm açıklığıyla anlıyorum: İyi bir uyku ve uyuşturucu etkisi yapan erdemler aranıyordu.

Bu kürsü sahibinin ve bu kürsü etrafında toplananların, yani din öğüdü verenlerin hikmeti rüyasız bir uykuydu. Onların hayata yükledikleri anlam bundan ibaretti sadece. Bugün bile bu erdem bilgini gibi düşünen insanlar var. Onlar bile bu kadar içten davranamazlar. Fakat onların zamanı geçmiştir. Onlar artık uzun zaman ayakta kalamazlar! İşte... Yatıyorlar. Her şey bunu gösteriyor. Ama bu uykucular mutludurlar; çünkü az bir zaman sonra başları düşecektir."

Zerdüşt, böyle buyurdu...

KAYNAK: Friedrich Nietzsche - Böyle Buyurdu Zerdüşt

Felsefe yaşamın neresindedir?

Harun Tepe

"Dünya Sorunları Karşısında Felsefe". XXI. Dünya Felsefe Kongresi, başka felsefe soruları yanında, bu soruya yanıt aramak üzere 10 Ağustos'ta İstanbul'da toplanıyor. Temelde kuramsal bir etkinlik, hem de kuramsallık düzeyi en yüksek etkinlikler arasında sayılan bir etkinlik olan felsefe, insanlığın bugün karşı karşıya kaldığı dünya sorunları karşısında ne yapabilir ki? Felsefe açlık ve yoksullukla, ekolojik felaketlerle, terörle, işkenceyle, adaletsizliklerle savaşımda ne sağlayabilir bize? Max Scheler'in tin (Geist) için söylediğini, felsefe için de söylemek ve felsefenin bu sorunlar karşısında fazla gücünün olmadığını, bu sorunlarla tek başına savaşamayacağını söylemek pek yanlış olmaz sanırım. Bugün yaşanan pek çok insan hakkı ihlalinin temelinde yatan yoksullukla felsefe nasıl savaşabilir? Adaletsizlikleri, savaşları, işkenceleri nasıl ortadan kaldırabilir felsefe? Tüm bu benzeri dünya sorunları karşısında felsefe güçsüzdür. Ama bu güçsüzlük onun bu sorunlar karşısında çaresizliği, hiçbir şey yapamayacağı anlamına da gelmez. Böyle bir sav her şeyden önce doğru değildir. Olan bitene de pek uygun düşmez.

Filozofların, dünya tarihine yön vermeseler de onu hiç etkilemediklerini söylemek de doğru olmaz. Felsefe bunu ortaya koyduğu bilgilerle yapar. Aslında onun elinden gelen de budur: Sorunlara felsefeyle bakmak ve konunun izin verdiği ölçüde de doğru ve kesin bilgiler ortaya koymaya çalışmak. Felsefe, adaletin ne olduğunu, insan haklarının ne olduğunu, savaş ve barışın ne olduğunu, bunun insan olmayla ilgisini gösterebilir ancak. Bu bilgilerse kişilerin bu sorunların farkına varmasını sağlayabileceği gibi, sorunlara tutulan ışıkla sorunların çözümüne giden yolu da aydınlatabilir. Böyle olanaklar sunar insanlara. Kimi olanakların bilgisini sunar. İşte bu yazı böyle bir hareket noktasından yola çıkarak bilgi-yaşam bağlantısını, en temelde de felsefe bilgisi-yaşam bağlantısını ele alıyor. Bilginin yaşam için önemini, felsefe sorunlarının yaşamda karşılaşılan sorunlarla ilişkisini ve farkını açığa çıkarmayı amaçlıyor. Bunu da olana, felsefe bilgilerine, felsefe görüşlerine bakarak, onlardan hareketle yapmaya çalışıyor. Kurgulamadan olanı yansıtmayı, felsefe bilgilerine ayna tutmayı hedefliyor. Bilmek, bilgi edinmek, bilgili olmak - bilinen ne olursa olsun - çoğunlukla olumlu bir değer yüklenen, övülen ve istenen bir durumdur. Zaman zaman bilmenin, çok fazla şey bilmenin kişinin başını derde soktuğu söylense de, genellikle bilgili olan kimseye iyi gözle bakılır, bilgi ortaya koymaya, varolan bilgiye ulaşmak için çaba sarf eden kişilere - bu onların işi olmasa, yardım etmek hiç de üzerlerine farz olmasa da - destek olunmaya çalışılır. Neredeyse bilgi ortaya koymaya çalışana dokunulmaz dedirtecek bir genel ön yargı vardır bilgi erbabı için. Bunun bilinen tek istisnası, ortaya konulan ya da ulaşılmaya çalışılan bilgilerin, egemen ahlak ve ideolojiyle, dinsel dogmalarla, kimi zaman da iktidarda olanların çıkarlarıyla çatışma içinde olduğu durumlardır. Ama bu durumda bile, yukarıda anılan bilgiye karşı olumlu ön yargıda bir değişiklik olmaz. Bu türden durumlarda, çoğu zaman, karşı çıkılan şeyin aslında bilgi olmadığı, hakiki bilgi olmadığı, propaganda olduğu vb. türünden bir itham ya da savunmayla karşılaşırız İyi ama, nedir bilgi? Neden iyidir bilgi sahibi olmak, bilgi ortaya koymak? Neden bilenle bilmeyen bir olnıaz? Neden severiz bilgiyi, bilgini, bilgeyi? Bu ve benzeri sorularla karşılaşmayız pek günlük yaşamda. Sormayız bilginin neden önemli olduğunu. Onun çok önemli olduğunu; insanın bilgiyle, "kültür"le insan olduğunu biliriz zaten. Öte yandan olumlu değer yüklenenin, onaylananın sorguya çekilmesi, sorgulanması da düşünülmez pek. Sorgulama yalnızca ya da çoğunlukla olumsuzluğun, rahatsızlığın, sorunların olduğu ya da görüldüğü durumlarda başlar. Sorular sorunlarda köken bulur. Sorunlardan filizlenir yeni sorular ve soruşturmalar. Yeni bilgiler de bu türden soruşturmaların, arayışların sonunda ortaya çıkar genellikle.

Kısacası, görülen aykırılıklardır ye- ni bilgilerin başlangıcı. Bu aykırılıkları ya da sorunları gören kişilerin varlığını gerektirir bu da. "Bilgi nedir?" "Hangi bilgileri bilenler bilmeyenlerle bir olmaz?" soruları günlük sorunlarla boğuşan insanların, bilgi üretme peşinde olan bilim adamlarının pek sormadıkları bir sorudur. Ama felsefenin en eski sorularından biridir, "Bilgi nedir?" sorusu.

Filozoflar yüzyıllar boyu bilginin ne olduğuyla, onun doğruluğu ve kesinliğiyle meşgul olmuşlar, bilgi sorunlarıyla uğraşmak- tan kendilerini alamamışlardır. Bilgi olanla olmayanı ayırmak, bilgiler arasındaki farklılıkları - bu arada ortaklıkları da - ortaya koymak, bilgileri doğruluk ve kesinlikleri açısından irdelemek, filozofların üzerinde durdukları önemli bilgi sorunları arasında yer almıştır hep. Kimi zaman buna, doğru bilgiyi yanlıştan, deneysel olanı deneysel olmayandan ya da doğrulanabilir olanı doğrulanabilir olmayandan ayıracak bir ölçüt bulma çabaları da eklenmiştir. Kimi zaman kesinlik ve genel geçerlik sorunu ötekilerinin önüne geçmiş, kimi zamansa doğrulama ve/veya yanlışlamayla, temellendirmeyle ilgili yöntem sorunları.

Bilmek nedir diye sorulursa, felsefece bakışla, olandan hareketle söylenebilecek olan, bilmenin, dünyayla bağ kurmak olduğudur. Dünyaya ya da dünyayı oluşturan her türden varolana yönelmek, yönelinen şeyin özelliklerini kavramak, sonra da ortaya koymak demektir bilmek. Her bilgi dünyayla kurulan bir bağlantının sonucudur. Bilen öznenin bir varolana uzanmayla, onun hakkında saptayıp ortaya koyduğu bir tür bildirimdir her türlü bilgi. Öznenin yoktan yarattığı bir şey değil, bir varolana ilişkin dile getirdiği bir ifade ya da tümcedir her bilgi. Kuramları oluşturan da bu türden tümceler ya da ifadelerdir. Doğruluğu yanlışlığı söz konusu olan ancak bu türden ifadeler, yani dünyada varolan herhangi bir şeye, - bu şey fiziksel, maddi bir şey olabileceği gibi, bir kavram, bir değer, bir matematiksel nesne de olabilir - ilişkin, onları dillendiren ifadelerdir.

Felsefe ve bilimler hep bu türden ifadeler ortaya koymaya çalışmışlardır. Onları doğrulanıp yanlışlanması mümkün olmayan dogmalardan, boş inançlardan ayıran ve üstün kılan da ürettikleri bilginin bu özelliğidir. Yanlışlanıp doğrulanabilir ya da temellendirilebilir çürütülebilir olmasıdır. Bilgiyi bilgi yapan bu ortak özelliğine karşın, bilgiler arasında ayrım yapılmış, kimi türden bilgiler ötekilerinden üstün tutulmuştur. İnsan için bunlar ötekilerden daha önemli görülmüştür. Bilge olmak, bilgelik çok şey bilenin, her şeyi bilenin değil, belli türden bilgilere sahip olanın bir özelliği olarak görülmüştür düşünce tarihinde. Antik Yunan fılozoflarından Efesos'lu Herakleitos , yaklaşık aynı dönemde yaşayan bir başka filozof için, onun çok şey bildiği söyleniyor ama, o daha geceyle gündüzün, iniş ve yokuşun bir ve aynı şey olduğunu bile bilmiyor diye alay etmiştir. Ona göre asıl önemli olan tüm olup bitenlerin olup bitmesini sağlayan şeyi, onlardaki düzeni, yasayı, logos u bilmektir. Her şeyin kendisine göre olup bittiği bu logos'u, şeylerdeki düzeni ölçüyü bilmektir, esas olan. Bugünün diliyle söylersek genel geçer ve zorunlu olanı, doğa yasasını bilmektir, rastlantısal olan unsurları, sonuçları değil. Kişiyi bilge kılan budur, çok şey bilmesi değildir sanıldığı gibi. Bu nedenle, çok bilenle, bilge kişi, fılozof aynı kişiler değildir. Çünkü filozof da bilgiye sahip olan, yani sophos değil, bilgiyi seven, onun peşinde koşandır, philosop hos 'tur. Filozof bilgi için, hakikat için yolda olandır. Felsefenin özü bu yolda olmada, aramadadır. Aramanın, doğru soru ve yöntemle yapıldığında bilgiyle sonuçlanması da çok doğaldır. Fakat her yeni bilginin, her yeni bulmanın, yeni bir aramaya kapı araladığı, yeni kimi soruları da beraberinde getirdiği iyi bilinmektedir. Bu durum bilim ve felsefeyle uğraşanların yazgısıdır bir bakıma. Arayış hiç bitmez. Her bulma yeni bir arayışın sorusunu da birlikte getirir. Bilmek Egemen Olmaktır Yeni bilgi arayışı çağımızı ıralayan olguların başında gelmektedir. Bilim adamları, araştırmacılar kendi alanlarında, kendilerini meşgul eden sorulara yanıt bulma peşindedirler.

Çağımızın bilgi idealini, 17. yüzyılın önemli fılozoflarından Francis Bacon'ın sloganlaştınlan "bilgi güçtür", "bilmek egemen olmaktır" düşüncesi oluşturmaktadır. "Niçin bilgi?" sorusunun da yanıtını oluşturmaktadır, bu düşünce. Bilim yapmak doğaya egemen olmaktır. Doğayı dönüştürme, toplum yararına sunma yoludur bilim yapmak. Bilimin hedefı doğaya egemen olmanın araçlarını sağlamaktır insanoğluna. Bacon'un bu anlatımlarında somutlaşan düşünce, günümüz biliminin hareket noktasını oluşturmuştur. Üzerinde pek düşünülmese, niçin bilgi sorusu pek sorulmasa da, yapılıp edilenlere, çağın bilgisel hedeflerine bakılırsa, örtük olarak varsayılanın, araştırmacıları yönlendirenin hep bu anılan düşünce olduğu görülür. Bilimsel bilgi, bilimsel bilgiye dayanan ya da ondan hareketle geliştirilen teknoloji, insanın yapabilirlik kapasitesini artırmış, insanı doğa karşısında eskisinden çok daha güçlü kılmıştır. İnsan, bu yeni yapabilirlik kapasitesi ile atmosferin doğal yapısını değiştirecek, yeryüzünün iklimini etkileyecek, kendi yaşamını uzatacak, ama aynı zamanda yeryüzündeki tüm canlı nüfusunu yok edebilecek bir güce ulaşmıştır. Üç beş yıl önceleri tahayyül edilmesi bile mümkün olmayan teknolojiler, bugün yeni buluşlar ve teknolojik başarılar olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu hızlı gelişme insan yaşamına sağladığı kolaylıklar yanında kimi korkuları da birlikte getirmektedir. Küresel ısınma, içme suyu kaynaklarının gittikçe azalması, nükleer tehlike ve kirliliğinin başa çıkılması güç boyutlara ulaşması, gen teknolojisi gibi sonuçları tam olarak kestirilemeyen teknolojilerin yaygın olarak uygulanmaya başlanması, hatta insan için de genetik kopyalamadan, genlere müdahaleden daha sık söz edilmeye başlanması, küresel düzeyde sıkça dile getirilen tehlikelerden bazılarıdır. Bu ise bugün bazen bilim ve teknoloji karşıtlığına kadar varan eleştirilerin yapılmasına yol açmaktadır. Doğaya egemen olma, doğayı insan ya da toplum yararı için kullanma düşüncesinin kendisi de sorgulanmakta, insanın öteki canlı ve cansız doğayı kendi çıkan için kullanmaya hakkı olup olmadığı sorusu gittikçe daha sık sorulmakta, bugünkü hoyratça kullanımın sonuçta öteki canlı türleri gibi insana da zarar verdiği, insanın bununla kendi sonunu da hazırladığı söylenmektedir. Teknik insan ilişkisi, teknoloji kullanımının yol açtığı sorunlar uzun zamandır, bilim adamlarının, felsefecilerin, çevrecilerin gündemindedir. Ekosistemi, canlıyı, insanı merkeze alan farklı yaklaşımların, çok farklı sorun ve sorulardan hareket etmelerine karşın, tüm çevreci hareketlerin ortak hedefi doğaya yapılan müdahalelerin sonuçlarına dikkati çekerek, insanları bilim ideallerini sorgulamaya çağırmalarıdır.

Sıkça seslendirilmekle birlikte, bu çağrının henüz yeterince yankı bulduğunu söylemek güçtür. Bilgi İnsan İçindir "Niçin bilgi?" sorusuna felsefeden, felsefenin bize sağladığı bilgi birikiminden, problem bilincinden yola çıkılarak, "bilgi insan içindir", "insan olma içindir' denilebilir. Aslında bu düşünce oldukça eskidir. Bilmek her şeyden önce ve öncelikle kendini bilmektir. "Kendini bil!" buyruğu felsefi düşüncenin temel sloganlarından biridir. Kendini tanımayan insanın başka şeylere ilişkin bilgilere sahip olması neye yarar? Neyi bilip neyi bilmediğini, neyi nereye ka- dar bildiğini bilmeyen kişinin bilgisinin ne anlamı olabilir? Edinilen, derlenen , toplanan bilgiler kişinin kendisiyle yüz yüze gelmesini, kendisiyle karşılaşmasını, kendisini ve sınırlarını görmesini sağlayamamışsa, o bilgi neye yarar. Bu türden bilgileri yüklenmiş bir kişi olsa olsa bir bilgi teknisyeni olur, ama bilge olmaz. Böyle bir kişinin düşünmeye başlamadığını, aydınlanmaya, kendisi olmaya giden yolun uzağında olduğunu söylemek yanlış olmaz sanırım. Sorgulama, köklü bir sorgulama olacaksa eğer, kişinin kendisinden başlamak zorundadır. Ancak böyle bir sorgulamayla yola çıkan kişi kendi olmada, bir sayının, bir grup üyesi olmanın ötesinde bir kişi olmada bir adım atmış olur. Bilgi böyle bir sorgulama sürecine katkıda bulunmalıdır. Felsefe Bilgisi ve Yaşam Bu türden sorgulamaya kapı aralayan bilgilerse daha çok felsefenin ve sanatların sağladığı bilgilerdir. Bize çeşitli, değerli veya değersiz ama bizim sahip olduğumuzdan çok daha fazla ve çeşitli, yaşantı olanakları sunan sanat yapıtları; kişiyi kendi varoluşunu, varoluşunun anlamını sormaya çağıran felsefe yapıtları bu açıdan en önemli bilgi kaynaklarıdırlar. Akla dayanan, ussal çıkarımlar ve temellendirmelerle yol alan felsefi düşünmenin yanında, sanat yapıtları kimi zaman görselliği, kimi zaman sesleri ve müziği, kimi zaman insan bedenini ve öteki etkileyici unsurları kullanarak çok daha etkili olurlar kişileri uyandırmada, kendileriyle karşılaşmalarını sağlamada. Felsefe bilgileri hep merkezde soruyu soran kişinin durduğu sorulardır. Kişi kendisinden yola çıkmakta, kendini soru konusu edinmektedir. Soruyla yakalanmaya çalışılan şey her zaman kişinin kendisiyle, ama sonuçta insan olmayla ilgili bir gerçekliktir. Sorulan her soruyla insanla, dünyayla, insan dünyasıyla ilgili bir soruna ışık tutulur. Sorulan her soru, ayırdına varılan her sorun soruyu soranın gördüğü bir sorundur. Yaşadığı, yaşayıp gördüğü, sonra da önemli bulduğu bir sorundur.

Kısaca felsefe sorunları yaşamda temelini bulan sorunlardır hep. Filozof lar kendi gördükleri aykırılıkları dile getirirler, onlara çözüm bulmaya çalışırlar. Farklı dönemlerin sorunları arasında karşılaşılan farklılıkların nedeni budur. Aynı kalan sorular da aynı kalan şeylere ilişkin sorulardır. Felsefe sorulan değişene, değişime gözlerini kapamasa da, daha çok değişmede değişmeden kalanı ele alan sorulardır - ama bu arada değişimin ne olduğuna, "her şey değişir" dile getirimindeki paradoksa dikkatimizi çeken de felsefedir. Değişimle birlikte gelen sorularla yaşanan sorunları aydınlatmaya çalışan da felsefedir. İşkence ve insanlık dışı davranışların artmasıyla gittikçe daha fazla söz edilmeye başlandığında, "hak nedir?", "insan haklan nelerdir?", "bir şeyi temel hak yapan nedir?" ve sonuçta insanın değerli bir varlık olarak görülmesi düşüncesi olan insan haklarının temelinde yatan "insan nedir?", "insan neden değerlidir?" sorularına yanıt arayan da felsefedir. Bu sorular ancak felsefeyle, felsefece, felsefece bir bakış ve sorgulamayla yanıtlanabilecek sorulardır. Bugün insan haklarıyla ilgili soruların ele alınmasında olduğu gibi, felsefe soruları yaşamda şu ya da bu biçimde karşılaşılan sorulan merkeze alan sorulardır hep. Bu nedenle felsefe soruları yaşamın neresindedir sorusuna verilecek yanıt, onların yaşamın üstünde ya da dışında değil, içinde olduklarıdır. Ama tüm öteki sorunlar gibi, felsefe sorunlarının da onları sorunlaştıran, yani sorun olduklarını gören bir göze gereksinimi vardır. Gören göz olmayınca sorun da olmaz, her şey nasılsa öyle olup gider ya da öyle yapılıp durur. Öte yandan her ne kadar yaşamdan çıksa da, felsefe sorunlarının yaşamda karşı karşıya gelinen sorunlardan, felsefe sorularının yaşarken sorduğumuz sorulardan temel . bir farkı da vardır. Günlük yaşamda karşılaştığımız tek tek durumlara ilişkin sorular sorarız. "Hak nedir?", "adalet nedir?" diye sormayız, "Bu yaptığım adil mi?", "Bunu yapmaya hakkım var mı?", "Neden hakkım çiğnendi?" diye sorarız. Filozoflar ise bu sorulardan hareketle, birisine haklı haksız dememizi sağlayan şeyi, hakkın ne olduğunu sorarlar. İstenirse daha geneli soran sorular denebilir bunlara. Ama daha genel olmaları, bir şeyin ne olduğunu, neliğini soru konusu edinmeleri yaşamdan koparmaz felsefeyi.

KAYNAK: Adam Sanat- Ağustos 2003

Saglıklı olma sanatı

Alain (Émile Auguste Chartier)

Ruhsal denge, genellikle kişiye dışarıdan ödüller sağlamaz; ama hiç kuşkusuz sağlığa yararlıdır. Mutlu bir adam bir köşeye çekilip kendini unutturur; şöhret ancak ölümünden kırk yıl sonra gelip onu bulur. Ama kinden daha gizli ve daha tehlikeli olan hastalığa karşı mutluluk en kusursuz silahtır. Buna karşın, kederli adam kalkıp şöyle der: 'Mutluluk bir sonuçtur, neden değil.' Bu, işi fazlasıyla basitleştirmektir. Güç, insanı, beden eğitimini sevmeye götürür; ama kendi arzumuzla yaptığımız beden eğitimi de insana güç verir. Kısacası, iç uzuvlarımızın öyle bir durumu olur ki, çarpış­mayı ve yok etmeyi kolaylaştırır; yine bir başka durumu olur ki, adamı boğar, zehirler. İnsan, kuşkusuz, parmakları­nı oynattığ gibi, iç organlarını hareket ettiremez ama neşe, iç organların iyi durumda olduğuna kanıt oluşturduğuna gö­re, denebilir ki neşeyi davet eden bütün düşünceler sağlığada yararlıdır.

Şu halde hasta olduğumuz zaman sevinecek miyiz? Olur şey mi bu, diyeceksiniz. Acele etmeyin. Gülleler, kur­şunlar bir yana bırakılırsa, savaşta insnların hayatının sağ­lıklı bir biçimde sürdüğü söylenmiştir. Üç yıl siperler içinde, bir tavşan ininde gibi yaşayarak bunun denetimini yaptım. Tam üç yıl, yorgunluk ve uyku gereksiniminden başka bir şey duymadan yaşadım. Oysa yüzyılın en zayıf midelerinden birine sahiptim. Bütün hareket etmeden düşünen insanlar gibi yirmi yaşımdan beri tehlikeli bir hastalığım vardı. Askerlikte beden sağlığının açık hava ve hareketli yaşamla sağ­landığ söylenir; ama başka nedenler de var. Tanıdık bir piyade çavuşu bir gün bizim sığınağa geldi; yüzü sevinçten parlıyordu: "Bu kez kurtulduk," dedi "hastayım, ateşim var; doktor söyledi; yarın yine viziteye çıkacağım. Belki de tifusdur; ayakta duracak halim yok. Etrafımda her şey dönüyor. Sonunda hastaneye kavuşacağım. İki buçuk yıl çamurlar içinde yaşadıktan sonra, bu kadarcık bir şansa hak kazanmış olmalıyım." Ama, sevincin onu iyieştirdiğini görüyordum. Ertesi gün ateşi filan kalmamıştı; bu kez Fliery harabelerinden geçerek daha da berbat bir istihkamda görev almaya gidecekti.

Hasta olmak suç değildir; ne disiplin, ne de şeref duygusu buna karşı bir şey söyleyebilir. Nice askerler, bir hastalı­ğın, hatta öldürücü bir hastalığın izlerini keşfetmek için umutlu heyecanlar içinde kendilerini yoklayıp durmuşlardır. O çamurlar içinde geçen günlerde, hastalıktan ölmenin çok hoş bir şey olduğu düşüncesi egemendir. Bu tür düşünceler, hastalığı önlemeye birebirdir. Sevinç, iç organlarımızı, en usta doktordan daha iyi düzene koyar. Oysa hasta olmak korkusu, hastalık olasılığını büsbütün artırır. Bir köşeye çekilerek sessizce ölümü bekleyen çilekeşler gerçekten yaşamışlarsa, bunları yüz yaşına kadar yaşamış olmalarına hiç şaş­mam. Her şeye karşı ilgilerini yitiren yaşlı insanların uzun yaşam sürmeleri herhalde ölüm korkusunu bilmemelerinden ileri gelir. Kayıtsızlık bir tür büyük ve güçlü kurazlıktır.

Filozofça Düşünceler - 3

Denis Diderot


XII

Evet, ben tutkulara aşırı bağlılığı Tanrı’ya, tanrı­ tanımazlıktan daha ağır bir hakaret sayıyorum . Plutarkhos şöyle der: «Plutarkhos adaletsiz, öfkeli, vefa ­sız, kıskanç, kinci bir kişiydi diye bilinmektense, bu dünyada Plutarkhos adlı bir kişi yaşamadı diye düşünülsün daha iyi.»

XIII

Tanrı tanımaza yalnız Tanrı’ya inanan kişi kafa tutabilir. Tutkulara aşırı bağlılığı olan kişide o güç yoktur. Onun Tanrısı bir kuruntu, bir hayal ürünü­dür. Maddenin ortaya koyduğu engeller hesaba katılmasa bile, kavramlarının boşluğunu, kofluğunu açığa vuran bir yığın engelle gene de karşı karşıya kalır. Bir Vanini (Lneüllo VAnini (1585-1619), Italyan filozofu. Tanrıtanımazlıkla suçlanarak ateşte yakılmıştır) için, Cudworth, bir Shaftesbury, dünyanın bütün Nicole’lerinden Pascal’larından bin kat daha can sıkıcı olurdu.

XIV

Pascal sağduyu sahibiydi, ama korkaktı ve saftı. Ondaki Tanrı vergisi yetenekleri kendi kinlerine kurban eden kişilerin eline düşmeseydi usta bir yazar, derin bir düşünür olarak evreni aydınlatabilirdi şüphesiz. Tanrıbilim konusunda yapılan kalem kavgalarını zamanın tanrıbilimcilerine pekâlâ bırakabilir, Tanrı’nın kendisine verdiği zekâyı kullanarak, Tanrı’ya dil uzatırım korkusuna kapılmadan gerçe­ğin araştırılmasına koyulabilir, üstelik onun çıraklı­ğına bile lâyık olmayan kişileri üstad saymayabilirdi! La Mothe'un La Fontaine için söyledikleri ona da uygulanabilir pekâlâ: Arnaud’nun, Sacy’nin ve Nicole’ün ondan daha üstün olduğuna inanmak budalalıktır.

XV

İnsanın Tanrı tarafından yaratıldığı boş bir inançtır. Dünyanın öncesiz ve sonsuz olduğu, ruhun ölümsüzlüğünden daha az akla yatkın değildir. Çün­kü hareketin, ilkesi sakınım olduğu halde, bu evreni nasıl meydana getirebildiğini anlamıyorum. Hiç gereği yokken varsayılan bir varlığı ileri sürüp bu güç­lüğü yenmeye çalışmaksa gülünç olmaktır. O varsayılanı anlamanın yolu da yoktur ya! Madde dünyasında göze çarpan harikulade şeyler, üstün bir zekâ­nın varlığına kanıt sayılsa bile, manevi dünyada göze çarpan bozukluklar Tanrı kavramını yok etmeye ge ne de yeter. Diyorum ki, her şey bir Tanrı eseri ise, her şeyin olabildiği kadar iyi olması gerekir. Çünkü, her şey olabildiği kadar iyi değilse, ya Tanrı’nın buna gücü yetmiyor, ya da bunu isteyerek kötü yap mıştır. Onun varlığını ortaya çıkarmak için bundan daha iyi bir yöntem olamaz. Soruyu bu şekilde ortaya koyduktan sonra sizin tanrısal nurunuzla bir alış­ verişe deyer kalmaz. Eğer kralların en iyisi Britannicus'un öldürülm si ve insanların en kötüsü Neron’un kral oluşu iyi bir şey olsaydı, zayıf bir ihtimal de olsa, her kötülüğün kaynağı bir iyilik olduğu sonucuna varılabilirdi. Benzer araçlar kullanmaksızın aynı amaca ulaşmanın imkânsız olduğu nasıl ispat edilebilir? Erdemlerin yüceliğini daha da arttırmak için kötülüklere göz yummak, apaçık bir zarar için çok önemsiz bir fayda sağlamak demektir.

İşte ileri sürdüğüm sorular bunlar. Nasıl karşılık vereceksiniz bunlara?.. «Ben kötü bir kişiyim, Tanrı­dan korkacak yanım olmasaydı onunla savaşmazdım.» Bu cümleyi hatiplere bırakalım. Bu söz gerçe­ği sarsabilir, üstelik bunda çok az hoşgörü var. Bir kimse Tanrı’ya inanmıyor diye ona sövmece hakkı­mız var mı? iki tartışmacı arasında, öfkeye kapılanın haksız olduğuna bire karşı yüz konabilir. Menippo, Jüpiter’e şöyle der: «Cevap vereceğin yerde yıldırımı­na başvuruyorsun, o halde haksızsın

Bernard Shaw'dan düşündüren sözler

George Bernard Shaw (d. 26 Temmuz 1856, Dublin, İrlanda - 2 Kasım 1950, Hertfordshire, İngiltere), İrlandalı yazar. Oyun yazarı olarak ünlenen yazar, altmıştan fazla oyuna imza atmıştır. Hem 1925'te Nobel Edebiyat Ödülü'nü hem de 1938'de Pygmalion ile Oscar'ı alarak, bu iki ödülü de alabilen ilk ve tek insan olmuştur. Sosyalizm ve kadın haklarının koyu bir savunucusu olmuştur. Shaw, vejetaryen olmasının yanında ayrıca içki ve sigaradan da hayatı boyunca kaçınmıştır. Ayrıca resmi eğitime de karşı çıkmıştır. Shaw, 94 yaşına geldiği 1950'de, ağaç budarken merdivenden düştükten sonra oluşan yaralarının iyileşmemesi sonucunda olaydan birkaç gün sonra ölmüştür.

Kaynak: George Bernard Shaw





Seçmeler - 1


1- En yüksek yaratıklar en uzun sürede olgunlaşır. Olgunlaşıncaya değin de en çaresiz durumdakilerde onlardır.

2- Sağduyulu kişi, kendini dünyaya uydurur; sağduyusuz kişi, dünyayı kendine uydurmaya çalışır. Tüm ilerlemeler o nedenle sağduyusuz kişilere dayanır.

3- Bu dünyada ilerleyen kişiler, kolları sıvayıp istedikleri ortamı arayan, bulamayınca da yaratan kişilerdir.

4- Hiç düş kırıklığına uğramayanlar, hiç umut beslememiş olanlardır.

5- İstediğinizi elde edemezseniz, elde ettiğinizi istemek zorunda kalırsınız.

6- Unvanlar sıradan kişilere saygınlık getirir, üstünlere utanç verir, alttakilerin eline düşerse değerini yitirir.

7- İnsanlık hep boşa çıkarıyor beni; doğa ise hiçbir zaman...

8- Özveride bulunmak bir erdem değil, sağduyunun alçaklığa egemen olmasıdır sadece...

9- Erdem, kötü alışkanlıklardan kaçınmak değil, onlara istek duymamaktır.

10- Eski Yunanlı’nın (kimse o) “Önce gelirini sağla, sonra erdemli olmayı dene” sözü, ancak doğal ahlak açısından çok yerinde bir öğüt bence!

11- İnsanlığın tüm gelişmelerinin birinci koşulu, öncünün, kendini budala durumuna düşürmeye gönüllü olabilmesidir.

12- Budalalar ulusunda dâhiler tanrılaşır: Herkes ona tapar, ama kimse onun dediğini yapmaz.

Kızılderililerin yaşam felsefelerine ait sözler - 2

1-Ben tabiatın geniş kucağında doğdum. Ağaçlar bebek vücudumu himayesine aldı, mavi gök üstümü örttü. Ben tabiatın çocuğuyum. Daima ona saygı duydum. Onun engebeleri, elbiseleri, alnının çevresindeki çelengi, mevsimleri, heybetli meşeleri ve daima yeşil saçları -toprağı sarıp sarmalayan lüle lüle saçları- hepsi benim bitip tükenmez sevgimi beslerler.

Ne zaman tabiata baksam, göğsüm, okyanusun kıyılannda co­şan dalgalar gibi, sevinç duyguları ile kabarır. Beni onun kuca­ğına yerleştiren Yaratıcıya dua ve şükrederim. Türlü zenginlikle kuşatılmış saraylarda doğmanın iyi bir şey olduğu sanılır, fakat tabiatın kolları arasında doğmak bence ondan daha iyidir.

Altın sütunlar dikilmiş mermer saraylar yerine, başımın üzerinde gökyüzünün geniş çatısı ve orman ağaçlarının dev kolları ile sarmalanmış olarak bu yerde doğmuş olmaktan daima gurur duydum. Tabiat dâima tabiat olarak kalacaktır. Halbuki saraylar çöker, yıkılır, harabeler haline gelir.

Evet, Niagara binlerce yıl Niagara olarak kalacak. Alnındaki gökkuşağı çelengi güneş parladığı, ırmak aktığı müddetçe var olacak. Halbuki insan elinin yaptığı eserler, çok iyi korunmuş, bakılmış bile olsalar tozların arasında silinip harabolacaktır.

Kahgegagahbowh, Ojibway Kabilesi

2-Hayatın içine doğru yürüdüğünde büyük bir uçurumun başı­na geleceksin. Atla ! Sandığın kadar geniş değildir.

(Çocukluktan yetişkinliğe adım atan gence öğüt..)

Zunl Kabilesi

3-Hikmet, ancak, onu aramaktan vazgeçip Yaratıcı'nın senin için münasip gördüğü hayatı yaşamaya başladığında gelir.

Atasözü, Hopi Kabilesi

4-Zamanın başlangıcında bize nasıl yaşayacağımın öğreten kanun verildi. O kanun nesilden nesile aktarılarak bugüne geldi. İşte bu kanundan birkaç madde: Biribirimize iyi davranacağız. Birbirimize hürmet edeceğiz. Kendimizi koruyup kolladığımız gibi birbirimizi koruyup kollayacağız..

Bu basit fakat önemli kaidelere uyduğumuz müddetçe bir meselemiz olmayacaktır. Ne zaman ki komşulanmızdan nefret etmeye, komşulanmızın malına göz dikmeye, onlara yalan söylemeye başlarsak ve kendi mahsulümüzü yetiştirmez de başkalannın mahsulüne bağımlı hale gelirsek, dengemiz bozulmuş demektir. Bize anlatılan hikâyeler hep bunu söyler.

Vlckle Downey, Pueblo Kabilesi

5-Kızılderilinin duygu dünyasının karakteri, kalbinde, çevresindeki varlıklara düşmanlık için pek az bir yer bıraknuştır. Bizim için dağlar, göller, ırmaklar, pınarlar, vadiler, ormanlar mü­kemmel güzelliklerdir. Rüzgârlar, yağmur, kar, gün ışığı, gündüz-gece ve mevsimlerin değişmesi sonsuz bir hayranlık uyandırır bizde. Kuşlar, böcekler ve hayvanlar yeryüzünü insanoğlunun anlayamayacağı bilgi ile doldurmuşlardır.

Biz natüralistiz, tabiat âşığıyız. Yeryüzünü, yeryüzüne ait her şeyi sevdik, sevgimiz yaşımızla birilikte büyüdü. Yaşlıların toprağa sevgisi kemâle ermiştir; onlar yere oturur yahut uzanırlar, böylece kendilerini, bize analık eden gücün çok yakınında hissederler. Toprağa dokunmak deri için şifadır; yaşlılar ayakkabılarını çı­karıp kutsal toprak üzerinde çıplak ayak yürürler.

Bizim tepelerimiz toprağın üzerinde kuruludur, mihraplarımız topraktan yapılmıştır. Gökyüzünde uçan kuşlar dinlenmek üzere toprağa gelirler. Yaşayan her şey için son durak topraktır. Toprak rahatlatır, kuvvetlendirir, temizler, tedavi eder.

İşte bunun için yaşlılarımız kendilerini hayat kaynağı topraktan uzaklaştıracak değnek gibi ayaklar üzerine değil de, hâlâ yere otururlar. Onlar için toprağa oturmak ya da uzanmak daha derin düşünmenin, daha kuvvetli hissetmenin yoludur, böylece hayatın sırlarını daha açık seçik görebilir ve akraba yaratıklara daha çok yakınlaşırlar.

Ayakta Duran Ayı, Siyu Kabilesi

6-Yeryüzü ve ben iki ayn şey değil, biriz. Toprak ile ben aynı hamurdanız.

Hinmaton Yalatkk, Nez Perce Kabilesi

7-Ben rüzgâıiann hür estiği, gün ışığının önünü kesen hiçbir engelin mevcut olmadığı bozkırda doğdum. Ben herkesin, her şeyin hür nefes alıp verdiği; duvarla, çitle, telle çevrilmemiş bozkırda doğdum. Orada ölmek istiyorum. Duvarların arasında değil!


On Ayı, Comanche Kabilesi

abone ol

Abone olun güncellemeler posta kutunuza gelsin:

Google takip

  © Felsefeye giriş bu bir felsefe blogudur by düşündüren sözler 2007

Back to TOP