Siyaset felsefesi ve etik açısından neo-liberalizm ve değerleri - 1

Adviye Erbay

GİRİŞ YERİNE YA DA LİBERALİZMİN TARİHİ

Liberalizm, Batı’da, ilkin güçlü ve baskıcı krallıkların adaletsiz yönetim anlayışlarına karşı özgürlük mücadelesi şeklinde ortaya çıkmıştır.(Baydur, 1999:56). 17. yüzyılda mutlakiyetçi görüşlere karşı liberal devlet düzeninin savunucusu ve öncüsü olarak İngiliz düşünür John Locke büyük bir rol oynamıştır. 18. yüzyıl Fransız düşünürleriyle beraber gelişen özgürlükçü düşünce, Amerikan ve Fransız Devrimleriyle siyasi ve toplumsal alanda da kendini göstermiştir.

Özellikle 1789 İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisinin “insanlar, hukuken eşit ve özgür doğarlar” ifadesi, günümüzde neo-liberallerin çıkış noktalarını ifade ettiği şeklinde yorumlanmaktadır. Ancak günümüzde neo-liberal düşünce, 18.yüzyılın ve Aydınlanmanın kamu yararı ve buna uygun yurttaşlık anlayışıyla tam olarak örtüşmeyen bir değerler dizgesini ifade etmektedir. Yani Fransız Devriminin “Özgürlük, Eşitlik ve Kardeşlik” sloganı ya da değerler üçlemesi, neo-liberalizmin kendi içinden gelen temsilcileri ya da yorumcuları tarafından farklı bir değerler dizgesine doğru evrilmiştir. Özellikle devletin yapısı ve yurttaşlık konusunda modern olan ile postmodern olan karşı karşıya gelmektedir.

Genel olarak 4 tür liberalizmden sözedilmektedir:

1.Ahlaki liberalizm,
2.Ekonomik liberalizm,
3.Politik liberalizm
4.Toplumsal liberalizm.(Çaha, 1999:40).

Bu bildiride bu dört alanı kapsayacak şekilde toplumsal-ahlaki ve politik planda neo liberalizmin değerler skalası ya da kendi değerler sistemi olarak lanse ettiği değerler ve onun modernite-postmodernite ekseninde nasıl değişiklikler ortaya çıkardığı saptanmaya çalışılacaktır. Bu amaçla ilkin ahlaki anlamda liberalizmin bireycilik, özgürlük ve hoşgörü temeli üzerinde yükseldiği söylenmektedir. Burada “özgürlük” ne anlama gelmektedir ve kimler içindir? “Bireycilik”ten ne anlaşmaktadır? Ve bunun etik sonuçları ne(ler)dir? Ayrıca “hoşgörü” kavramı, Batı’daki tolerans fikrinin gelişmesine koşut olarak dinsel anlamda mı kullanılmaktadır? Ayrıca geçtiğimiz yılların “medeniyeder çatışması” şeklinde ifade edilen anlayışıyla nasıl bir bağlantısı vardır? Yine neo-liberal düşünce ve onun ekonomi görüşüyle Marxist ekonomist Ernest Mandel’in 1970’lerde yayımlanan ve Geç Kapitalizm adını taşıyan -ve daha sonra E. Jameson’ın postmodernizmi geç kapitalizmin kültürel mantığı olarak gören yazısında- ifadesini bulan bu geç kapitalizm kavramında somutlaşan bu tarihsel momentin kendi içindeki çelişkili yapısı nasıl açıklanabilmektedir?

Buna salt postmodernizmin modern ile gelenekseli kaynaştıran bir kültürel süreç ya da dönem olarak görülmesi gerektiği şeklinde mi yanıt verilebilecektir? Yoksa bir tarih felsefesi açısından tarihin belirli bir momenti olarak mı bakacağız? Yani bu dönem insanlık tarihinin belirli bir evresini mi ifade ediyor? Yoksa günümüzdeki global ekonomik krizle birlikte Marx ve öğretisinin yeniden gündeme gelmesi şeklinde tezahür eden ve bu şekilde de yorumlanabilecek olan tartışmaya açık bir kaotik yapı mı egemendir?

İşte bu bildiride siyaset-değerler ve tarih açısından bu soru ve sorunlar bir nebze de olsa tartışılacak ve bazı belirlemeler yapılmaya çalışılacaktır.

FRANSIZ DEVRİMİ VE YURTTAŞLIK KONUSU

Amerikan Devriminden sonra gerçekleşen Fransız Devrimini hazırlayan düşünürler, yani onun düşünsel temeli, hep kamu/toplum yararı üzerinde somutlaşıyordu. Burada birey ya da yurttaş toplum için bir adanmışlığı temsil ediyordu ve buna uygun olarak ahlak anlayışı da altruist ya da elseverci idi. Rousseau’un Toplum Sözleşmesinde de ifade edildiği gibi, bireyler haklarını topluma devrediyor ve bunun bir parçası oluyorlardı. Toplum ve yuttaşlıktan anlaşılan yurttaşların belirli haklarını ve iradelerini yasalara devrettikleri Jakoben bir anlayış egemen oluyordu. Ve bu bağlamda sekülarizm(laiklik) ya da din ile bilimin, inanç ile bilginin kesin bir ayrımından bahsetmek olanaklıydı.

Yurttaşlıkta ise sözkonusu olan kralın uyruğunda olan halkın tebalıktan toplumun bir bireyine dönüşmesi sözkonusu olmuş ve bu bağlamda “Özgürlük, Eşitlik ve Kardeşlik” sloganında ifadesini bulan bir değerler dizgesi insanların hiç olmazsa yasa önünde eşit olmalarını sağlamaya yönelik bir tutum geliştirmişti. Bu, çok önemli bir tarihsel dönemeçti. Çünkü modern dönemde yurttaşlık hakları nosyonu, ödevlerle birlikte, demokrasinin ve insan haklarının da temelini teşkil etmekteydi.

Günümüzde ise, Roma İmparatorluğu dönemindeki Stoacı dünya yurttaşlığı kavramından Kant’ın dünya yurttaşlığı düşüncesini de içerecek tarzda, insan haklarının temelini teşkil ettiği düşünülen yurttaşlık nosyonunun “çokkültürlü yurttaşlık” temelinde etnisite, ırk, inanç gibi konular ekseninde de aidiyet sözkonusu olmaktadır. Ülkemizde de bu konular üzerinde durulmakla beraber konunun hangi açıdan insan hakları ve demokrasi ile bağlantı içine sokulabileceği sorunlu gözükmektedir...

CUMHURİYETİN AYDINLANMA DEVRİMİ VE ATATÜRK (MİLLİYETÇİLİĞİ)

Atatürk, gerçekleştirdiği Türk Aydınlanma Devriminde Fransız Aydınlanmasından ve pozitivizmden çok etkilenmişti. Ve buna uygun bir sistemle beraber aynı zamanda da bir Türk milliyetçiliği nosyonu geliştirdi. Buradaki milliyetçilik ırkçı bir milliyetçilik değildi, laklik üzerine kuruluydu. Teokratik bir devlet düzeninden laik, pozitivizmi esas alan ve kamu yararını ön plana çıkaran bir anlayış egemendi. Buna bağlı olarak, kendi yazdığı Yurttaşlık Bilgileri ya da Medeni Bilgiler kitabında yurttaşın ve devletin birbirine karşı karşılıklı ödev ve hakları olduğunu öne sürmüştü. Dolayısıyla ulus ve ulus-devlet kavramı burada çok önemli bir yer tutmaktaydı. Medeni Bilgilerin “ulus”u anlatan bölümünde şöyle denir: “Türkiye Cumhuriyetini kuran Türk halkına Türk ulusu denir. Ve Atatürk, burada on maddede ulus olmanın dayanaklarını ortaya koyar ve özetle, Türk ulusunun ortaya çıkışında etkili olan doğal ve tarihsel olguları sıralar. Buna göre,

1. Siyasal varlıkta birlik,
2. Dil Birliği,
3. Yurt Birliği,
4. Irk ve Köken Birliği,
5. Tarihsel Yakınlık,
6.Ahlak Yakınlığı

Önemli bir yer tutmaktadır.(Atatürk, 1997:21). Fransız Devriminin yurttaşlık nosyonunda ise,

1.Yurttaşın hukuk kurallarına uyması,

2. İtaatle yükümlü bulunması,

3. Özgürce konuşabilmesi, yazabilmesi ve düşüncelerini yayınlayabilmesi hakkının olması sözkonusudur. Ayrıca,

4.Vergi yükünün yurttaşlar arasında güçlerine göre eşit olarak dağıtılması konularının bulunduğu görülmektedir (Balibar, vd.).

Yani burada “yurttaş olmak” demek, grubun içinde yaşamak ve sözkonusu grubun belirlediği normun sağladığı haklara sahip olmak demektir. Yurttaşlık, belirli koşullarla sağlanabilmekte ve kaybedilebilmektedir.

Yurttaşların yararlandığı haklar, İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesinden kaynaklanmaktadır. Bu da medeni ve siyasal haklardan oluşmaktadır, (oy verme, seçilme hakkı gibi). Atatürk ve Türk Aydınlanması bağlamında devletin ve yurttaşın birbirlerine karşı görevleri vardır. Öncelikle devletin yurttaşa karşı olan görevlerine bakalım:

1. Ülke içinde güvenlik ve adaleti sağlayarak ve sürdürerek yurttaşların her türlü özgürlüğünü korumak,

2. Dış siyaseti ve başka uluslarla ilişkileri iyi ve olumlu bir biçimde yönlendirerek ülke içinde de her türlü savunma güçlerini her zaman hazır bulundurarak ulusun bağımsızlığını güven altına almak ve korunmuşluğu sağlamak ve bu uğurda başka çıkar yol kalmazsa ulusun haklarını silahla savunmak.

1 - 2

abone ol

Abone olun güncellemeler posta kutunuza gelsin:

Google takip

  © Felsefeye giriş bu bir felsefe blogudur by düşündüren sözler 2007

Back to TOP