NIETZSCHE FELSEFESİNDE HAKİKATİN ESTETİZE EDİLMESİ - 2

Nietzsche’nin “gerçekliğin uygun ifadesi” olarak hakikatin metafizik nosyonuna olan semiyotik eleştirisinden yola çıkılarak, şiirsel iletişim biçimleriyle felsefesinin niteliğinin yanında eleştiri sınırlarında ortaya çıkan bir hakikat konseptine başvurulmakla, bu bağlamda, refleksiv sorunun ortaya çıkardığı “hakikatin yokluğunun kendisinin de bir hakikat içermediği” paradoksu aşılabilir. (Hugly, 1987: s.20) Nietzsche’nin hakikati yok saymasının oluşturduğu boşluk, onun estetik alana yaptığı vurgu ve sanatın insan yaşamındaki olumlayıcı etkisiyle giderilmeye çalışılır.

Nietzsche bağlamında dünya bir metin gibi ele alınır. Dünyanın okunmasında salt bir doğruya ulaşılamaz. “Hiçbir şekilde doğru bir yorum yoktur, ya da şöyle bir önerme; ‘tek doğru olan bir yorum vardır’, bana pratikte yanlış görünüyor... Sayısız durumlarda araştırılan şey doğru olmayabilir, doğru olan da her zaman kesinlik taşımaz.... Sözün kısası yaşlı filoloğun dediği gibi; hiçbir tek mutlu eden yorum yoktur”. (Nietzsche, 1969: s.80)

İyi okumanın sanatı olarak filoloji, yalnızca bize hataları elemede yardım eder, varlığın nihai sınırını açmaz. Hiçbir şey sorumlu olduğumuz görevden bizi, yani varlığı sorun yapmaktan ve yorumlarımızı risk etmekten azade değildir. O halde hakikat için yararı (utility) kurban ederek, katı okuma türünü gerektiren hakikat ve yaşamın sahip olduğu değer (value) tarafından belirlenen bir hakikat vardır diyebiliriz. (Granier, 1979: s.190) Ama görüldüğü gibi bu hakikat “orada” “kendinde olan” bir hakikat olmayacaktır.

Nietzsche, kavramlardan oluşan bir yapıya verilecek statünün ancak estetik yapı içinde olabileceğini düşünür. Ona göre, insan bilgisi özünde estetik bir yapıya sahiptir ve estetik anlamda yaratıcı bir insan itkisinin aracılığıyla ortaya çıkar. Bu bağlamda sanatın felsefede öne çıkmasını Schelling’in felsefesinde de görüyoruz. Hem Nietzsche hem de Schelling, estetik olana öncelik vermişlerdir. Schelling için sanat, felsefenin doruk noktasıdır. Çünkü gerçekliğe dair dolayımsız bir vukuf edinme imkanı yalnızca sanat tarafından sağlanır. Oysa Nietzsche’nin estetiğe öncelik vermesinin nedeni, Schelling’in vardığı sonucun tam tersine, gerçekliğe dair bir vukufu bize kazandıramamasıdır. Nietzsche, gerçekliğin elde edilmesiyle ilgili baştan beri olumsuz düşünür ve bu yaklaşımında da zaten, gerçekliğin elde edilmesine ilişkin bir iddiayı barındırmaz. Aksine Nietzsche için sanat tamamen bir yanılsama alanıdır. Sanat, bu nedenle mantık ve diyalektiğin farkında olmadıkları yanılsamanın yanında yer alır. Nietzsche’ye göre, insan gerçekliğe hiçbir biçimde ulaşamaz. İnsanın rasyonel bir varlık olması da tartışmalıdır ve onun pek övülen soyutlamalarının kılık değiştirmiş metaforlardan başka bir şey olmadığı ortaya çıkmıştır. İnsanın kullandığı dil ise mantıksal doğruluğu değil, kendisinin doğuştan gelen estetik yaratım yeteneğini cisimleştirir.

Bu bağlamda Schelling, bir şeyi kavramsal olarak yapılandırmanın, onu ideal olarak ortaya koyma sonucunda oluştuğunu ifade eder. Schelling’e göre, özne ile nesne estetik sezginin birleştirici gücü tarafından bir araya getirilir. Çünkü sanat yapıtı bir öznenin karşısında duran bir nesnedir. Özne ise sanat felsefesi bakımından filozoftur. Özne yani filozof, nesnesini, yani sanat yapıtını “aydınlatmak” için karşısına alır. (Soykan, 1995: s.106) Burada özne ile nesne arasında doğrudan bir ilişki vardır. Oysa Nietzsche’de öznede nesnenin yeterli hiçbir ifadesi yoktur. Çünkü özne ile nesne arasında birbirinden mutlak olarak ayrı iki alan arasında hiçbir nedensellik, kesinlik, ifade ilişkisi yoktur. Olsa olsa estetik bir ilişki vardır. “Bununla son derece farklı bir yabancı dile yapılan imalı bir aktarımı, kekemece bir çeviriyi kastediyorum”, ifadesiyle Nietzsche, bilgi anlayışında sergilediği zihin ve varlığın sayısız kategorilerinin birbiriyle örtüşmediğini bir kere daha vurgular. O, hakikat kavramının insanın varoluş paradoksunu tam anlamıyla ortaya koyamadığını, bu çabanın ancak insanın estetik gerçekliği hakkında bir şeyler söylediğini belirtir. (Megill, 1998: s.70)

Nietzsche’nin estetiğe felsefesinde merkezi bir yer vermesinin temelinde, estetiğin yaratıcılığı konusu gelir. O, sürekli olarak sanatçıyı yüceltir. Çünkü güç ve mutlulukla dolup taşan sanatçı gerçekliği dönüşüme uğratır, varoluşun sunduğu kaba malzemeyi kendi suretinde yaratılmış bir şeye dönüştürür. (Megill, 1998: s.70 – Nietzsche, 1968: s.421) Sanatçı “hiçbir şeyi olduğu gibi görmez; daha dolu, daha yalın, daha güçlü görür”. (Nietzsche, 1968: s.422) Nietzsche, bu yaklaşımıyla, romantiklerin, şiirle felsefenin yeniden birleşmesi temasını ele alarak değerlendirir. Felsefenin şiirle birleşimi sonucunda, şiirin felsefeye egemen bir konumda bulunması, felsefenin uçsuz bucaksız şiir okyanusunda kayboluşu anlamına gelir. Nietzsche, "Şen Bilim" adlı yapıtında felsefenin şiirsel bir dil kazanarak, sanatsal enerjilerin ve pratik yaşam bilgeliğinin, bilimsel düşünceyle bir araya geleceğini ve hepsinin birleşerek günümüz bilim, tıp, hukuk, ve sanatını fersah fersah aşacak organik bir birlik oluşturacağını hayal eder. (Nietzsche, 1974: s.113) Ama Nietzsche, Şen Bilim’de bu olasılık hakkında kendisinin doğrudan doğruya katkıda bulunamayacağını ve bunun gerçekleşmesini, uzak bir olasılık olarak görür. Ancak, Şen Bilim’den bir yıl sonra kaleme aldığı "Böyle Buyurdu Zerdüşt" adlı yapıtında, bu değerlendirmesine katkıda bulunacak bir çalışmada bulunur. Burada felsefe, sanata dönüşmüştür ve Nietzsche, sanatçı filozof rolünü oynamaktadır.

Nietzsche’nin estetiğe duyduğu bu ilginin ve sanatı felsefesinin merkezine koymasının ardında, romantiklerin dolayımsızlığa bağlılıklarını öne çıkarma girişimi vardır. Dolayımsızlık onun da felsefesinde önemlice vurguda bulunduğu konudur. Çünkü akıl duyguları olduğu gibi yansıtamaz. İnsan bilgisi olarak ortaya konulan şey, aslında aklın ikincil bir işlevle duyguların yönlenmesini meşrulaştırma girişimidir. Burada akıl sadece bir yüzeydir. Duyguları yansıtmak şöyle dursun, sürekli değişken ve yaratıcı olan insanın bu özelliğinin yalnızca anlık fotoğraf karelerini verir. Bu ise, insan gerçeğini bütünüyle yansıtan bir şey değildir. O halde yaşayan ve duyan bir canlı varlık olarak insanın bütün istek, itki ve duyumlarını yansıtacak bir iletişime ihtiyaç vardır. Bu iletişim geleneksel felsefenin ortaya koyduğu donuk dil ile olamaz. İnsanın bu eğilimlerini farklı bir iletişim aracıyla ortaya koyması
gerekir. Ancak Nietzsche, dilin eksik yapısına rağmen ondan başka bir aletin olmadığının da farkındadır. O halde yapılacak iş, dili inceltmek ve dolayımsızlığı ifade edecek bir araç haline getirmektir. Bu ise ancak romantiklerin dili kullandıkları gibi olur. Bu bağlamda sanat, bu girişimi gerçekleştirecek en iyi alandır. Nietzsche, Tragedyanın Doğuşu adlı yapıtında sanatla hakikat ilişkisini ciddiye alan ilk kişinin kendisi olduğunu belirtir. (Wollf, 1915: s.45)

Nietzsche, sanata, insanı yaşamın acımasız gerçekliklerinden korumanın bir tarzı olarak bakar. (Megill, 1998: s.82) Nietzsche’ye göre, insan gerçekliğe hiçbir biçimde ulaşamaz. Rasyonel bir varlık olduğu da tartışmalıdır. Yine onun pek övülen soyutlamalarının, kılık değiştirmiş metaforlardan başka bir şey olmadığı bilinmektedir. Bu bağlamda kullandığı dil, mantıksal doğruluktansa, estetik yaratım yeteneğini gözetir.

Foucault, Nietzsche’nin insanı ve Tanrıyı kendi dilinin iç-uzamında öldürdüğünü söylediğinde, Nietzsche’nin projesine hükmeden estetik kendine-yeterliliği görürüz. Aslında Nietzsche’nin sıkıntısı, insanın bütünüyle dünyaya atılmışlığı içinde, mutlak manada bir hakikati elde etmesinin, onun sahip olduğu donanımla mümkün olmadığını göstererek, dünyada insanın kendini var edecek bir eğilim görmesinin zorunluluğu üzerine vurguda bulunmasıdır. (Foucault, 1994: s.399 vd.)

Bu bağlamda insan kendine yetecek bir eğilimi bakış açısını ve kendi gerçekliğini oluşturacak yani yaratıcı bir alanı kendisi için var etmek zorundadır. İşte bu nedenle Nietzsche yüzyıllardan beri aklın önderliğinde kabul edilen hakikat anlayışının yerine, estetik alanda insanın kendisinin üretici olduğu bir yanılsamaya dayalı, yani oyun olan bir hakikati elde etme girişiminde bulunur. Sonuç olarak, Nietzsche, böyle düşünse de, yaşamın dayattığı doğal zorunluluklardan kaçınmak, Nietzsche’nin estetik dünyasının içinde yaşamak mümkün görünmemektedir. Böyle bir dünya, insanın toplumsal yaşamı için zorunlu olan yapılardan bütünüyle yoksundur. Özellikle sanatçının özgürlüğünü dizginlememe adına, insanlığın doğal ve toplumsal gereksinimlerini görmezden gelemeyiz.
1 | 2

1 Yorum

MAHİR KANIK
15 Mayıs 2010 21:46  

Felsefe tarihinin en şaşırtıcı filozofudur Nietzche. Hangi yazısını okusam mutlaka şaşkınlık içinde kalıyorum.Felsefesini anlamayan insanların ona karşı tahammülsüzlüğünü çok iyi anlıyorum.Nietzche de zaten yaşadığı dönemde sık sık buna vurgu yapıyordu. Kimileri de onun laf salatası yaptığını söyler. Aslında onu anlayamamıştır. Bazıları da Nietcheyi sadece kendilerinin anladığını ve başkalarının,onu anladığını sanıp,anlamadığını düşünür. Onu anlamak için gerçekten de hayal gücü gerekir. Birikim olmadan da anlaşılması zor bir filozoftur.Hemen hemen tüm filozoflar Sokrates'e büyük saygı gösterirken o Sokrates'e hakarete varan sözler söyler. Çok aykırı bir dosttur Nietzche!!

abone ol

Abone olun güncellemeler posta kutunuza gelsin:

Google takip

  © Felsefeye giriş bu bir felsefe blogudur by düşündüren sözler 2007

Back to TOP